![]() |
| AYMAZLAR |
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a hareket etmeden önce, Genelkurmay’a ve Bakanlıklar'da tanıdığı bakanlara veda ziyaretinde bulunur.
Bakanlıklar binasına girdiğinde:
Ortalıkta bir koşuşturma vardır. İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey:
- “Allah Allah bu ne küstahlık, işittiniz mi efendim Yunanlılar İzmir’e çıkıyormuş!”
Bu arada, Mustafa Kemal’in yanına gelen Denizcilik Bakanı da, bilgiyi doğrular. “Allah Allah!” demekten başka bir şey düşünemeyen bakanlara, Mustafa Kemal:
- “Peki, ne yapmayı düşünüyorsunuz?” diye sorar.
- “Protesto edeceğiz.” derler.
- “Protesto neyi halleder? Protesto ile Yunanlılar geri mi çekilecek, İngilizler onları desteklemekten cayacaklar mı?”
- “Yok.” derler. “Ama başka ne yapabiliriz ki?”
Savaşım, karşı koyma, savaşma, kimsenin usuna gelmiyordur!
WebmasterSitesi-Aklın ve Bilimin Işığında
![]() |
| Sahipsiz DEVLET |
Atatürk'ten sonra gelen politikacılar; yıllar yılı, kendi beceriksizliklerini, daha ziyade ihanetlerini örtbas etmek için 'DEVLET'i kullandılar. Hiç bir zaman, suçu; kendilerinde ve alt kadrolarında görmek istemediler. Sanki; DEVLET'i yöneten, yasaları çıkaran, kaldıran; kendileri değillermiş gibi!
- 'Kişi', DEVLET'i mahkemeye veriyor!
Yahu, DEVLET; eti-canı olan bir varlık değil ki, cezalandırasın.
DEVLET adına kişiler iş görür. Eğer yapılan bir haksızlık varsa, o haksızlığın olduğu DEVLET kurumundaki SORUMLU kişilerin mahkemeye verilmesi ve onların cezalandırılması, tazminatı onların ödemesi gerekirken, böyle yapılmaz.
Neden?
Çünkü, o zaman; memura, bürokrata kimse haksızlık yaptıramaz da ondan!
Zavallı koruması olmayan DEVLET'i mahkemeye verdin mi; veren de, onu savunan avukat da, DEVLET'i savunması gereken avukat da, kararı veren yargıç da ziftlenir.
Hele hakim, mümkün olduğu kadar büyük rakamları onaylar. Çünkü, para onun cebinden çıkmıyor; aksine ne kadar fazla yazarsa, o kadar payı artıyor!
Bu iş ne zaman başladı?
Tespit edildiği kadarıyla, KEBAN Barajı'nın inşaatıyla, Demirel döneminde. O zaman bazı açıkgöz avukatlar %20-50'sini almak kaydıyla toprakları su altında kalacağı için istimlak edilen köylüleri kışkırtmışlar, DEVLET aleyhine istimlak bedelini yükseltmek amacıyla dava açtırmışlardı.
Davalı DEVLET!
Onu savunan Hazine avukatı, hakim, köylü avukatı ortak şirket kurup istimlak bedellerini yükselttiler, aldıklarını bölüştüler. Bu yüzden, baraj, olması gerekenin 2-3 katı fazlasına maloldu!
Bu iğrenç uygulamanın örneklerinden biri;
bu ülkenin mihenk taşlarından, rahmetli Uğur Mumcu'nun katledilmesinde "DEVLET'in sorumlu" bulunup, "ailesine 40 milyar TL tazminat ödemeye mahkum" edilmesidir!
DEVLET kendi bekçi olup adamın kapısına dikilecek değildi ya! Sorumlu bekçi, onu göndermeyen karakol komiseri, emniyet müdürü, en son da İçişleri Bakanı. Silsile böyle sürer gider...
Bu heriflerden alsana, bir hakkın varsa. Yok! Sahipsiz DEVLET'i soymak dururken, niye başkasıyla uğraşsınlar ki!
WebmasterSitesi-Aklın ve Bilimin Işığında
Türkiye Karşıtı Eylemlerde Bulunan Ülkeler:
Acunda, Türk düşmanı o kadar çok 'ÜLKE' vardır ki saymakla bitmez. ('Ülke'den kasıt, vatandaşlar bazında değil, bahsi geçen ülkelerin yönetim kademelerinde oturan, emperyalizmin maşası olan, sözcüleri ve uygulayıcılarıdır, zira bizim hiç bir dünya vatandaşı ile sorunumuz yoktur.)
Düşmanlıkların gerekçesine bakıldığında türlü çeşitli ve mesnetsiz iddialarla ortaya çıkmaktadırlar. Başta bu devletler ve birazcık akıl vicdan ve tarih bilincine sahip olanlar iyi bilmektedir ki;Türkler tarihin hiç bir döneminde emperyal, sömürgeci olmamış, boyunduruğu altındaki milletlere eziyet etmemiş, kendisinden ayrı tutmamıştır. Dikkat edilecek olursa bu ülkeler emperyalizmin, sömürü düzeninin ya kalesi ya da yardım ve yatakçılarıdır. Ve yine bu ülkeler tarihlerinin (çoğunun tarihi bile yoktur) hiçbir döneminde Türk hakimiyetindeki huzuru bulamamışlardır. Burada önemli bir ayrıntı var ki, yazmadan geçmek olmaz; özellikle Osmanlı döneminde Türkler, kendisini azınlık olarak niteleyenlerden daha aşağı konumda idiler, hatta vatandaş statüsünde bile değildiler! Yani burada itiraz ve isyan etmesi gereken biri varsa o da biz Türkler olmalıyız. 'Acar hırsız, ev sahibi' yahut 'baskın basanındır'... gibi kurnazlıklara bu milletin karnı tok!
Türkiye aleyhinde faaliyette bulunan(muş) ülkeler:
LÜBNAN: Sözde Ermeni soykırımını kabul eden ilk ülkelerden birisidir. Ayrıca ''Ermeni Terör Örgütü ASALA'' ilk olarak bu ülkede kurulmuştur ve faaliyetlerini bu ülkede sürdürmüştür. Ayrıca Ermeniler bu ülkede gelecekte Pkk'nın kurulmasına yol açacak kürt çetelerini eğitmiştir. Bugün Pkk'nın içinde varlığını dolaylı yönden sürdürmektedir.
SURİYE: Hatay'ın Türk toprağı olmasını kabul etmeyen ve Fırat ve Dicle'ye barajlar kurulmasını su azalıyor gerekçesiyle engellemeye çalışan Suriye, yıllarca Öcalan'a yataklık etmiş ve finans sağlamıştır. 1 ekim 1998'de Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş’in Suriye sınırına yakın bir yerde ''ya apoyu ver, ya da ben almaya geliyorum!'' demesi sonunda Suriye Apo'yu sınırdışı etmiş ve Pkk'ya aktif desteğini çekmiştir. 2. Körfez Savaşı’ndan sonra Suriye’de dengeler değişmiş ve Türkiye’ye yakınlaşmaya çalışmak Suriye’nin en önemli dış politikası haline gelmiştir.
IRAK: Musul ve Kerkük yüzünden Türkiye’yi kendine rakip gören Irak, Hizbullah’ı aktif bir şekilde desteklemiş ve Türkmenler'i Araplaştırmaya çalışarak Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliğine son vermek istemiştir.
İRAN: Türkiye'de bir Şii devleti kurulması ve Azerilerin Türkiye’ye güvenip ayaklanmasını engellemek için terör örgütleri Asala, Hizbullah, Pkk ve Tikko’ya aktif bir şekilde destek vermiştir. Ayrıca Şii progopanda yaparak Türkiye'yi kaosa sürüklemeye çalışmıştır. 2. Körfez Savaşı'ndan sonra onlar da Suriye gibi Türkiye'ye yakınlaşmak en önemli dış politikası haline gelmiştir.
LİBYA: Türkiye'nin laik olması, ülkesindeki şeriat için büyük bir tehlike olduğunu varsayan Kaddafi, Suriye, Yunanistan’la birlikte üçlü bir organizasyon kurarak PKK ve Hizbullah’a aktif destekte bulundu. Hatta Libya devrimini 1 Eylül’deki kutlamalarında PKK'nın resmi geçide katılması Türkiye-Libya ilişkilerini gerdi. Hatta Türkiye Libya Büyükelçilği’ni geri çağırdı. Tüm bunlar gerçekleşirken dönemin başbakanı Erbakan utanmadan Libya’yı ziyaret ederek dost ülke olarak takdim etti. Birileri çıkıp Kıbrıs ambargosunda Kaddafi bize destek verdi diyebilir, bunun için verilen adrese bakmanız önerilir.
AVUSTURYA: Avrupa’da Türk karşıtlığının en yüksek olduğu en koyu katolik ülkesi olan Avusturya tüm radikal islamcıları bünyesinde toplayarak gelecekte Türkiye’ye en çok sorun çıkaracak ülkelerden biri olacaktır.
İTALYA: Saman altında su yürüten ülkelerden biri olan İtalya Pkk’ya finans ve mayın olmak üzere silah yardımı yapmaktadır. Ayrıca misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaktadır.
ALMANYA: Kürtlerle aynı ırkdan geldiğini savunan Almanlar, Pkk'ya rant sağlamakta ve Almanya’da örgütlenmesine yardımcı olmaktadırlar.
FRANSA: Ermenilerin savunucusu olan ve Türkiye aleyhinde herşeye katkıda bulunan bu ülke Türkiye’nin en açık ve net düşmanıdır.
ABD: Bütün tezgahı kuran rengini kolay kolay belli etmeyen Radikal İslamcılarla savaşıp aynı zamanda onu finanse eden Türklüğün ve aynı zamanda insanlığın en büyük düşmanıdır. ABD'nin Türkiye ve Orta Asya ile ilgili faaliyetlerini yazsak ciltlere sığdıramayız. Kısaca tüm maşaları tutan eldir.
İSRAİL: Vaad edilmiş topraklar için savaşmayı değil toprak almayı ya da içten yıkmayı çalışan, küresel tehdit olan İsrail tüm ülkelerin içine girmiş sinsi ve tehlikeli hastalıktır. Ülkemizde PKK’ya aktif destek vermektedir. Ayrıca kukla bir kürt devleti Ortadoğu’da İsrail’i rahatlatacak ve tek istenmeyen devlet olmaktan çıkaracaktır.
YUNANİSTAN: Bu devlet ‘megalı idea’yı gerçekleştirmek için her yola başkoymaktadır. Ege Adaları, Batı Trakya, Kıbrıs ve hava sahası gibi sorunlar yaşadığımız bu ülke kendini Bizans’ın varisi olarak görmekte ve İstanbul’u ele geçirip ‘Büyük Yunanistan’ı kurmayı hayal etmektedir.
ERMENİSTAN: Uluslararası kamu oyunda biz en çok sorun çıkaran Ermenistan kendi ihtiyacını bile Avrupalı devletlerin yardımıyla karşılayan kukla bir devlettir. Amacı dünyayı sözde Ermeni soykırımına inandırarak bu arenada Türkiye’yi yalnız bırakarak Türkiye’nin ödeyemeyeceği bir tazminat alarak Ağrı ve çevresinde, tarihte var olduğunu sandığı fakat var olmayan büyük Ermenistan’ı kurmaya çalışmaktadır. Türkiye’yi içten bölerek amacına ulaşmaya çalışmaktadırlar. Ayrıca Dağlık Karabağ’ı işgal ederek Türk Dünyası’yla Türkiye’nin bağıntısını koparmaya çalışmıştır.
RUSYA: Turan’ın en büyük düşmanı ve engelleyicisi olan Rusya, sıcak denizlere inmek ve Türklüğü yok etmek için başta Pkk ve ‘Sol gruplar’ (‘Sol gruplar’dan kasıt bizim anladığımız sol değil; sosyalist-komünist-marksist ve leninist yapılanmalardır.) olmak üzere her türlü yasadışı örgüte destek vermektedir. Şunu unutmayalım; Rusya'nın en büyük düşmanı ABD değil Türkiye’dir. Tarihte Rus- ABD savaşı yokken Türk- Rus savaşlarının sayısını bilemeyiz. Ayrıca Rusya yıllarca Türklüğün ve İslamiyetin en büyük düşmanı olan Komünizm’i, Türk insanına empoze etmeye çalışmıştır. Sadece bu sebeplerden dolayı bizim hedefimiz AB ya da Arap dünyası değil ‘Türk Birliği’ olmalıdır. Bunlar ve adını saymadığımız birçok ülkeler, başta Türklüğü yok etmek ve bizi her alanda engellemeye çalışmaktadırlar.
WebmasterSitesi-Aklın ve Bilimin Işığında
(Ayrıntı için bknz: www.t2174a.com)
1 Ağustos 1948 tarihli, Yunan ''Halkın Sesi'' gazetesinde, Bulgar Yahudileri'nden 33. dereceli Farmason AVRAM BENAROYAS'ın, Atatürk’ün ölümü ile ilgili açıklaması ise şöyle:
“MEFKÛREMİZİ İMHA EDİCİ DARBE VURANLARIN ÂKIBETİ, FECİ ŞARTLAR ALTINDA ÖLÜMDÜR. TÜRKİYE’NİN MAĞRUR SARI DİKTATÖRÜ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, 10 EKİM 1935 TARİHİNDE ANKARA’DA ÇANKAYA KÖŞKÜNDE DOKTOR MİM KEMAL ÖKE’YE HİTABEN, ‘MASON CEMİYETİNİN FAALİYETİNİ İNKILÂPLARIMA MUARIZ GÖRDÜĞÜM İÇİN KAPATILMASINI ELZEM GÖRDÜM. BU DAKİKADAN İTİBAREN BU CEMİYETİ ÖLMÜŞ BİLİNİZ VE DİRİLTMEYE TEŞEBBÜS ETMEYİNİZ’ DEMİŞTİ. MUHTELİF MEMLEKETLERDE, SİSTEMLİ VE METOTLU BİR TARZDA ÇALIŞAN, BİZE HER SURETLE HİZMET EDEN 5’İNCİ KOLUMUZ MASONLARDIR. TÜRKİYE’DEKİ MASONLAR, ATATÜRK’E KARŞI GAYET MÜŞFİK VE DOSTANE VAZİYET ALDIKLARI HÂLDE, MAĞRUR DİKTATÖR YERSİZ VEHİME KAPILARAK YUKARIDA ZİKREDİLEN TARİHTE MASON CEMİYETİNİ LAĞVETTİ. O ZANNETTİ Kİ; BÜTÜN MUHALİF VE MUARIZLARINI TASFİYE VE BERTARAF ETTİĞİ GİBİ MASONLARI DA TASFİYEYE TABİ TUTMAYA MUVAFFAK OLACAKTIR. FAKAT ASLA!”
KREMLİN KARAR ALIYOR:
Kitapta, Avram Benaroyas’ın dehşet verici açıklamaları ise şöyle devam ediyor:
“TÜRKİYE’DEKİ MASON DERNEĞİNİN ATATÜRK TARAFINDAN KAPATILARAK FAALİYETLERİNİN DURDURULDUĞUNU, MOSKOVA’DA TARİHÎ BİR YERDE YOLDAŞLAR ARASINDA YAPILAN BİR TOPLANTIDA İŞİTTİĞİM ZAMAN, BEYNİMDEN OKLA VURULMUŞ GİBİ SERSEMLEDİM. HEYECANDAN ŞAŞIRMIŞ BİR HÂLDE ORADAKİLERE ŞAŞKINLIK İÇİNDE, BU NASIL OLUR? NEDEN KAPATILIRMIŞ! BUNA İMKÂN YOKTUR! KAPATILDIĞI DA BİR GERÇEK HA! BU BÖYLE OLDUĞUNA GÖRE, O SARI LİDER ORTADAN SURET-İ KATİYETLE KALDIRILACAKTIR DİYE HAYKIRIYORDUM. ATATÜRK’ÜN MASON CEMİYETİNİ KAPATMASI BİZİ PEK DERİN BİR DÜŞÜNCEYE SEVK ETMİŞTİ. İLK ANLARDA KEMAL ATATÜRK’Ü SİLÂHLA ORTADAN KALDIRMAYI DÜŞÜNDÜK. ÇÜNKÜ, O, FELSEFEMİZİN TÜRKİYE’DE YERLEŞME İMKÂNLARINI ORTADAN KALDIRMIŞTI. KENDİSİNİN DE ORTADAN KALDIRILMASI SON DERECE ELZEMDİ. NİHAYET BİR GÜN KREMLİN KAT’İ KARARINI VERDİ. ONUN ÖLÜMÜ ESRARENGİZ OLACAK VE KENDİNE GÖRE ESRAR ARZ EDECEKTİ.”
“ATATÜRK, HAYATINI BİZE TESLİM ETTİ!”
Avram Benaroyas’ın açıklamalarında mason derneği kapatıldıktan sonra, mason biraderlerin, dernek sanki hiç kapatılmamış ve Atatürk’le aralarında hiçbir çekişme yokmuş gibi davrandıklarını belirttiği açıklamasında:
“İMKÂN BULDUKÇA, ONUN HER HAREKETİNİ ALKIŞLADILAR VE ZAMANLA ONUN ETRAFINDA BİR ÇEMBER VÜCUDA GETİRDİLER Kİ, SARI LİDER KENDİLİĞİNDEN BU ÇEMBERİN İÇİNE GİRİP BİZE HAYATINI TESLİM ETTİ. DOKTORLARIMIZ ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNÜN ANİ OLUŞUNU TEHLİKELİ GÖRDÜKLERİNDEN, 1937 YILI ORTALARINDA İSMİNİ AÇIKLAYAMAYACAĞIM BİR DOKTOR, BAZI ŞÖHRETLERE DAYANARAK ATATÜRK’E İLK DARBEYİ SİNİR ORGANLARINI ZAAFA DÜŞÜRMEK SURETİYLE İNDİRDİ. BÖYLELİKLE GÖSTERDİĞİ TEDAVİ USULÜ, ATATÜRK’ÜN SİNİR ORGANLARINI FELCE UĞRATTI. ATATÜRK’TE ZAMAN ZAMAN BURUN KANAMALARI, BAŞ DÖNMELERİ, İSTİFRALAR, KARŞISINDAKİ ARKADAŞI TANIYAMAZLIKLAR KENDİNİ GÖSTERMEYE BAŞLADI. ONUN PEK ELİM BİR VAZİYETTE OLDUĞUNU, BEŞİNCİ KOLLARIMIZIN AJANLARI, GİZLİDEN GİZLİYE YAYMAĞA VE HASTALIĞIN ÖLDÜRÜCÜ OLDUĞUNU EFKÂRI UMUMİYEYE DUYURARAK MİLLÎ HİSLERDE ZAAF HÂSIL ETMEYE ÇALIŞTILAR. ATATÜRK’ÜN HASTALIĞI EFKÂRI UMUMİYEDE ŞÜYÛ BULUNCA VAZİFEMİZİN BİRİNCİ FASLI MUVAFFAK OLDU”
NALÇACI, KREMLİN’DE:
Kitapta bundan sonraki aşamalara ise yine Yunan Halk cephesi gazetesinden alınan Farmason Apostolos Grazos’un açıklamalarında yer verilmiş. Apostopolos’un açıklamalarında:
“FİLİSTİN SİYON KOLONİLERİNİ MEYDANA GETİRMEK İÇİN, OSMANLI İMPARATORLUĞU’NU PARÇALADIK. BUNDAN SONRA YAPILMASI ELZEM OLAN, İKİNCİ, ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ VAZİFELER GELİYOR VE BUNLARI SERİ OLARAK TATBİK ETMEK İSTENİYORDU Kİ ; DOKTOR ABRAVAYA VE FİSSENGER CİDDEN BU İŞTE FEDAKARÂNE ÇALIŞTILAR. BAZI AVRUPALI TIP DAHİLERİ, SİROZ MÜTEHASSISLARI, SARI LİDERİN HASTALIĞI İLE MEŞGUL OLMAK İSTEDİKLERİNİ BİLDİRMİŞLERSE DE; TÜRKİYE’DEKİ MUKADDES ÜÇGENİMİZİN MEYDANA GETİRDİĞİ MUHKEM MEVKİ VE SELÂHİYETLERİNİ CEMİYETİMİZE MUHALİF OLANLARA SARI LİDERİN TEDAVİSİNDE VAZİFE VERMEMEKLE BİZE PEK ÂLÂ İSPAT ETTİLER. SARI LİDERİN ÖLÜMÜ BİR GÜN MESELESİ HÂLİNE GELMİŞTİ. ONUN ÖLÜMÜNDEN HER SURETLE İSTİFADE ETMELİYDİK. TÜRKİYE’NİN İKİNCİ MASON LİDERİ KİMYAGER MUSTAFA HAKKI NALÇACI, BUNUN ÜZERİNE KREMLİN’E DAVET EDİLDİ. ÜSTAD MOSKOVA’YA VARDIĞINDA YÜZÜ SARARMIŞ VE KORKAK, ÜRKEK BİR HÂLE BÜRÜNMÜŞTÜ. SOVYET HARİCİYE KOMİSERLİĞİ, NALÇACI BİRADERİMİZE SAMİMİ ALÂKA GÖSTEREREK KENDİSİNİ HOŞNUT ETMEK İÇİN BÜTÜN İMKÂNLARINI SEFERBER ETMİŞTİ” deniliyor.
GENELKURMAY ÖĞRENİRSE
Masonlar'ın, Türkiye’nin ikinci mason öncüsü Mustafa Hakkı Nalçacı’yı, Kremlin’e davet etmesinin ardından, Apostolos Grazos’un açıklamaları kitapta şu şekilde devam ediyor:
“MOSKOVA’YA ULAŞMASININ HEMEN AKABİNDE, BÜYÜK VE ŞAHANE BİR YERDE İLK TOPLANTI YAPILDI. BEN, LAURENTİ BERİA İLE YAN ODADA SES ALMA CİHAZIYLA İÇERİDE CEREYAN EDEN MUHAVERE VE MÜZAKEREYİ TAKİP EDİYORUM. NALÇACI, TÜRKİYE’NİN SİYASÎ VE ASKERÎ İCRAATINA VE KUVVETİNE DAİR ETRAFLI MALÛMAT TAŞIYAN, BİR DOSYAYI TEVDİ ETTİ. BİRKAÇ GÜN SONRA ANLADIM Kİ, NALÇACI’NIN TEVDİ ETTİĞİ BU DOSYADAN KREMLİN ÇOK MEMNUN KALMIŞTI. NALÇACI, ATATÜRK’ÜN MASON DOKTORLAR TARAFINDAN YANLIŞ TEŞHİS VE TEDAVİ NETİCESİNDE ÖLDÜRÜLDÜĞÜ, TÜRKİYE GENEL KURMAYI TARAFINDAN ÖĞRENİLİRSE, GAYET MÜŞKÜL VAZİYETE DÜŞECEKLERİNİ VE EĞER BU ÂKIBETE MARUZ KALIRLARSA, KREMLİN’İN ÇANKAYA NEZDİNDE SİYASÎ BİR TAZYİK YAPARAK SERBEST BIRAKILMALARININ TEMİNİ HUSUSUNDA ISRAR EDİYORDU. YOLDAŞLAR, HER VESİLE İLE TÜRKİYE’DEKİ MUKADDES ÜÇGENİMİZİ MÜDAFAA ETMENİN KENDİ MENFAATİMİZ İCABI OLDUĞUNU İZAH ETTİKLERİNDE, NALÇACI BUNDAN MEMNUN OLDUĞUNU ANLATMAYA ÇALIŞIYORDU. NALÇACI’NIN ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNÜ MÜTEAKİP, NAZIM HİKMET’İN RİYASETİ ALTINDA BİR HÜKÛMETİN TEŞEKKÜLÜ, GAYRİ İHTİYARÎ BAZI DEDİKODULARIN VE TEREDDÜTLÜ DÜŞÜNCELERİN ÇIKMASINA YOL AÇACAĞI, ÖLÜMÜ TABİÎ SEBEPLERDEN OLMAYIP, KASIT OLDUĞU ÖĞRENİLİRSE MÜRTECİ MAREŞAL ÇAKMAK’IN TABANCASINA HEDEF OLUNACAĞI İTİRAZIYLA KARŞILAŞTI, DENİLMEKTEYDİ.”
“Agoni” kitabındaki belgelerin ve iddiaların ciddî boyutlar taşıdığı açıktır. Bu konuda, Türkiye’deki mason derneklerinin sessiz kalması düşünülemez. İddialara karşı mason derneklerinin yapması beklenen açıklama, konunun gereği gibi aydınlanmasına yardımcı olacaktır."
GÜNÜMÜZDE DURUM NEDİR?
Devletin bir çok kurumuna sızmış olan masonlar ülkemizi sömürmeye, altını oymaya devam ediyor. Bizlerse; gözleri bağlı, körebe oynar gibi sorunları çözmekle boğuşuyoruz. Ama, çıban hala mikrop yaymaya devam ediyor. Üstelik iktisâdi yönden çok daha güçlü olarak!
WebmasterSitesi-Aklın ve Bilimin Işığında
Yayının oluşturulma tarihi: 14 Kasım 2012
Bugün: 13 Eylül 2013, Kuvayı Milliyeci
''Çözüm odaklı insan; bulunduğu topluluğu ve ortamı tam anlamıyla irdeleyerek; onların ufuklarını açan, onlara yol gösteren, kaynakları doğru yöne yönelten ve devamlılık sağlayan kişidir.''
Çözüm odaklı kişi olaylar karşısında yapıcı çözümler getirir. Problem olmaktan kaçınır, mazeret beyan etmez, sorumluluk alır. Getirmiş olduğu çözümlerde aklını, vicdanını, hayal gücünü ve bağımsız iradesini kullanır.
Davranışlarımızı hırsımız, öfkemiz, kinimiz, şahsi çıkarlarımız gereği için değil, yapıcı, birleştirici, cözüm öneren kararlarımızla belirlemeliyiz. Bunun için hem inisiyatif, hem de sorumluluk sahibi olmalıyız.
YAPICI VE ÇÖZÜM ODAKLI OLMA KONUSUNDA, USUMA, HEMEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK GELMEKTEDİR.
Bağımsızlık Savaşı’na başladığı sırada, Atatürk’e sorarlar:
(Dipçe: Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları)
TOPLUM İÇİNDE, GENEL OLARAK İKİ TİP İNSANLA KARŞILAŞMAKTAYIZ:
1. TEPKİSEL İNSAN: Sorunlar ile uğraşır; her işte öncelikleri eleştirir.
2. ÇÖZÜM ODAKLI (YAPICI) İNSAN: Çözümler ile uğraşır; yapıcı ve birleştiricidir.
Tepkisel insanı; duygular, olaylar ve çevreleri yönetir. Yapıcı insanı ise; değerleri, yani; dikkatle seçilmiş, düşünülmüş ve sindirilmiş değerleri ve ilkeleri yönetir. Sorun odaklı insanların kullandığı dil olumsuz dildir. Pavlov’un koşullu tepki deneyi, bunu anlatır. Bu deneyde, insanoğlunda varolan dürtülerin harekete geçişi anlatılır. Dürtülerimiz, mantık süzgecinden geçmeden harekete geçtiğinde, verdiğimiz tepkiler, ilkel bir davranış tarzı olarak ortaya çıkar. Sadece dürtülerle yönlendirilen bir yaşam biçimi de, bizi, gelişimden alıkoyar. Gelişim sağlayabilmek için; usumuzu çalıştırmalı, sorumluluk almalı ve kendi kararlarımızı kendimiz vermeliyiz. Duyguların baskısından uzak durmalıyız.
Çözüm odaklı, etkin insanların kullandığı dil, yapıcı dildir. Bu dili kullanan insanların davranışlarını, koşullar değil, kendi kararları belirler.
Dürtü > ( yapıcı dil + seçme özgürlüğü) = Etkin İnsan, seçeneği kullanılmalıdır.
SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ:
Seçme özgürlüğümüzü kullanırken, aşağıdaki 4 yetimizi temel alırız. Tanrının verdiği bu yetileri, birbiriyle ilişkili, iç içe bir şekilde kullanırız. Sonuç; olumlu ve huzur verici bir şekilde ortaya çıkar. (8 S. Covey, Etkili insanların 7 alışkanlığı, varlık yayınları,1996)
1. US VE ÖZ BİLİNÇ: İç dünyamızda ve dış dünyamızda olanların ayırdına varmak ve değerlendirmesini yapmaktadır. Ayrıca, Yunus Emre’nin: “Kendini Bil!” sözünde, iç dünyamızdaki; somut ve soyut yapımızı tanımlayan öz bilince bir gönderme vardır.
Bu dört yeti içinde, en çok gözardı edileni, öz bilinçtir. Kendimizi, bir iç denetime tabi tutup, sahip olduğumuz özelliklerin ayırdına varmak, eğer varsa eksikliklerimizi belirleyip, onların giderilmesini sağlamak gerekir. Bunu yapmadan; yani, aynayı kendimize doğru çevirmeden, diğer yetilerimizi etkili şekilde kullanmak mümkün olamayacaktır. Çünkü; kendimizi bilmeden ve tanımadan yaptığımız eylemler, sağlam temelli olmayacaktır. Us ve huy becerilerimizi denetime tabi tutmalıyız ve iyi yönde geliştirmeliyiz.
2. DÜŞ GÜCÜ: Geleceği, şimdiden görebilme yetisidir. Düş gücü, bize bir çok seçenek sunar. Düşlerimizi mümkün olduğu kadar rahat bırakmalıyız, bize sunduğu huzur verici seçenekleri izlemeliyiz. Sonra, diğer yetilerimizle bunların içinde uygun olanı seçmeliyiz. Düşler, karşılaştığımız olaylar ve sorunlar karşısında bize çeşitli yollar gösterir.
3. GÖNÜL: Doğru ve yanlışı birbirinden ayırt etmemizi sağlar. Etrafımıza zarar vermeyecek, herkes için hayırlı olacak kararların alınmasının yolunu gösterir. Gönül yalan söylemez, bilinmeyen bir gücün bize verdiği bir hak tartısıdır, tarafsız olarak, olayları inceler ve sonuca varır; yapıcı, birleştirici kararlar alınmasını sağlar.
4. BAĞIMSIZ ÖZ YÖNETİMİ: Bizi harekete geçiren güçtür. Öz yönetimimizle; düşüncelerimiz harekete geçer, kendinden emin kişiler, uslulardan daha etkindirler. Öz yönetimi, ustan üstün olarak süreklilik sağlar.
Örneğin: “Su damlaları mermeri deler. Aslında, mermeri delen su damlalarının gücü değildir, damlaların sürekliliğidir.” Öz yönetimi, ısrarlı bir şekilde insana azim sağlayarak olayların üstesinden gelmesini sağlar.
Bu dört yeti, dürtü ile tepki arasında, zincirin halkaları gibi yer almalı ve birbirini beslemelidir. Yapıcı ve çözüm odaklı olmanın temeli bu dört yetinin kullanımı ile yaşamımızda karşılaştığımız olaylar karşısında sorumluluk alarak, olayları doğru çözmektir.
ETKİ ALANI ve İLGİ ALANI
Davranış ve kararlarımızı, zihinlerimizde daha açık görebilmenin bir yolu da, yaşantımızdaki etki alanı ve ilgi alanı adını verdiğimiz olgulara bakmaktır. İlgi çemberi; ilgi duyacağımız, çevremizdeki her şeyi içine alan geniş bir çemberdir. Toplumsal ilişkiler, ülke sorunları, çevremizdeki insanların sorunları, eğlenceler v.b. gibi. Etki alanı ise; ilgi alanının içinde yer alan ve gerçekten yeteneklerimiz sonucunda bir şeyler yapabileceğimiz, özümüzü yakından etkileyen; işimiz ve özel yeteneklerimiz gibi konuları kapsayan bir çemberdir. Tepkisel eğilimli insanlar, ilgi alanına odaklanmaktır.
Dışarıdaki ilgi alanlarına odaklanmış enerjinin doğal yapısı olumsuzdur. Bu olumsuz enerjiyle birleştiğinizde, etkili olduğunuz alanları gözardı edersiniz, dolayısıyla da etki çemberi küçülür. Yapıcı (çözüm odaklı) insan, kendisinin; etkili, becerili olduğu alanlara odaklanır. Özel kabiliyetlerinize odaklandığınızda ve onu ifade eden etki alanını genişlettiğinizde, başkalarına da örnek bir model oluşturursunuz. Ara sıra, diğerleri, öfkeyle karşılık verseler bile, sabırlıysanız, kişilik modeliniz zamanla herkesi etkiler. Size karşı; daha mantıklı, adil ve yapıcı olurlar. (8 Stephan Covey, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, Varlık Yayınları, 1997, İstanbul)
Çözüm odaklı bir insan olan Mustafa Kemal’in etki ve ilgi alanı ile nasıl hareket ettiğini görelim. Kaygı çemberini; yurdun kurtulması olarak aldığımızda, etki ve ilgi alanları şöyle oluşmaktadır. Etki alanında, zaferin kazanılması; ilgi alanında ise, zaferden sonra yapılacakların olduğu gözükmektedir:
Burada özellikle şuna dikkat etmek gerekir. Yukarıda anlatıldığı gibi, etki alanı yerine dikkatinizi ve gücünüzü ilgi alanına yoğunlaştırırsanız, başarı oranınız azalmaya başlar.
Mustafa Kemal, Bağımsızlık Savaşı’nı kazanmadan, ilgi alanındaki devrimleri yapmaya kalksaydı, o günkü şartlarda, milli birlik ve bilinci sağlayamazdı. Çünkü padişah ve yandaşlarının karşı koymaları kaçınılmazdı. Halkın yapılan reformlara tepkisi de gün geçtikçe büyüyebilirdi (Bu tepki zaferden sonra münferit yörelerde olmuşsa da halkın çoğunluğundan destek görmediği için bastırılmaları kolay
olmuştur). Bu başarısızlık kişinin kendisine olan güveninin azalmasına neden olur. Aksi ise kişinin kendine olan güveninin artmasını sağlar. Güven duygusu ise beraberinde sorumluluk duygusunun gelişmesine vesile olur. Mustafa Kemal’de bu özelliklerin hepsini bulmak mümkündür. Çünkü o, çözüm odaklı bir liderdir.
KONUŞMANIZI DİNLEYİN:
Etki alanında mı, yoksa ilgi alanında mı olduğunuzu anlamanın en iyi yollarından biri, kendi dilinizi dinlemektir. Eğer ilgi alanında iseniz; diliniz suçlayıcı, yargılayıcı ve tepkisel olacaktır.
Eğer etki alanındaysanız; diliniz yapıcı olacaktır. Bir şeyler yapabileceğiniz, değiştirebileceğiniz konulara odaklanmanızı sağlayacaktır.
Kendi yapıcı ya da tepkisellik seviyenizi daha iyi anlamak için, aşağıdakileri uygulamayı deneyebilirsiniz. Eşinizden ya da başka bir yakınınızdan, bu deneyimde size katılmasını isteyebilirsiniz.
Eğer tepkisel dil kullandığınızı fark ettiyseniz, bu dili yapıcı sözcük ve tanımlamalarla değiştirmek için hemen harekete geçebilirsiniz. Böylece davranışlarınızın daha çok ayırdına varacak ve değişmeye başlayacaksınız.
SOYUT BİR İYİLİK BANKA HESABI OLUŞTURUN
İyilik veya duygusal banka hesabı, başkalarıyla olan ilişkilerinizde, birbirinize yapmış olduğunuz iyiliklerin ve hizmetlerin toplamını gösterir.
İlişkinizi sağlamlaştıran yapıcı sıcak hareketler yatırımlar olarak ya da tepkisel davranarak para çekmeler anlamında bir banka hesabına benzer. Herhangi bir zamanda göz atacağınız Duygusal Banka Hesabınız, başka biriyle ne kadar ilgilendiğinizi, iletişim kurabildiğinizi ve sorunları çözebildiğinizi ortaya koyar. Eğer, ailenizden biriyle Duygusal Banka Hesabınızdaki tutarınız yüksekse, aranızda o oranda yüksek bir güven var demektir.
İlişkinizde bir hata yaptığınızda, daha önce yaptığınız iyilikler (artı tutar) sizin bağışlanmanızı kolaylaştıracaktır.
Ama tutarınız düşük ya da eksideyse; bu durumda güven ve etkili iletişim olmayacaktır. Bu, mayın tarlasında yürümek gibidir. İnsanlar size kuşkuyla bakacaktır. Bu durumda: Daima savunmada olmalı, her sözünüzü ölçerek kullanmalısınız.
En iyi niyetlerinizin bile yanlış anlaşılabileceğini unutmamalısınız.”
Yapıcı ve sıcak yaklaşım içinde olmanın, iyilik yapmanın harika faydalarından biri, para çekmeler yerine karşınızdakinin gönlünde iz bırakabilmenizdir. Birbirinizi sevmek ve iyilik yapmak için bir sebep arayın bulun.
İNSANLARIN GÖNLÜNE GİRME KONUSUNDA BAZI DAVRANIŞLAR
1. NAZİK OLUN: Güven ve sevgi üzerine kurulmuş ilişkilerde kücük, nazik hareketler çok önemli etki yapar. Kendi ailenizde şu kelimelerin kullanılmasının yarattığı etkileri bir düşünün: “Teşekkur ederim”, “lütfen”, “affedersin”, “önce sen”, “yardım edebilir miyim?”
Göreceksiniz ki mucizevi sonuçlar ortaya çıkacaktır. Nezaketin en önemli boyutlarından biri, takdirin ifade edilmesidir. Aile icinde yapılacak (ve öğretilecek) ne önemli bir yatırımdır bu!
2. ÖZÜR DİLEYİN: Yapıcı ve sıcak yaklaşım kapasitenizi ölçmek için karşımızdakine “özür dilerim” demek gibisi yoktur. Eğer güvenliğiniz; imajınıza, pozisyonunuza ya da haklı olmaya dayanıyorsa, özür dilemek egonuzdan gelen tüm suyu kurutmak gibidir. Nefsinizi silip yok eder. İnsanlık niteliklerinizin her birini sınıra kadar zorlar, ortaya çıkmasını sağlar.
Öfkemiz, zamanımızın ancak yüzde birinde su yüzüne çıkıyor olsa bile, davranışımızın sorumluluğunu alıp özür dilemezsek eğer, geri kalan bütün zamanımızı olumsuz etkilemiş oluruz. Neden? Çünkü insanlar bizim sabrımızın ne zaman taşacağını bilemezler ve bu yüzden de endişelenirler, bir şey yapacaklarında bir kez daha düşünerek, kendi doğal, sezgisel davranışlarını kısıtlayarak kendilerini korumaya çalışırlar.
Özür dilemeyi ne kadar çabuk öğrenirsek, o kadar iyi olur. Dünyadaki gelenekler de bu fikri desteklemektedir. Şu Uzak Doğu özdeyişi bu noktaya destek olacak niteliktedir: “EĞİLECEKSEN TAM EĞİL.”
Başkalarıyla fikir ayrılığına düştüğümüzde karşımızdaki kişinin bakış açısını ve fikir ayrılığını tabii bulmalı ve onu anlamaya çalışmalıyız. Bu fikir ayrılığını tabii bulmamızın yolu kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak konuyu onun bakış açısından algılamaya çalışmaktır. Aksi takdirde, karşımızdaki insanlar kendilerini korumak için zihinlerinde bizi zihinsel ve duygusal bir “hapishaneye” koyacaklardır. Bu soyut hapishaneden kurtulabilmek için de ağır bedeller ödemek durumunda kaldığımız gibi bu süreçte gösterdiğimiz her davranış da yapay görünecektir. Eğer yaptığımız hatayı alçak gönüllülükle kabul eder ve karşı taraftan “Sen özür dilersen ben de dilerim” gibi bir beklentiye girmezsek yapılan hata telafi edilecektir.
Eğer bedeli, özür dilemeden ve yalnızca daha iyi olmak için uğraşarak ödemeye çalışırsanız, karşı taraf size yine şüpheyle bakmaya devam edecek ve kendisinde oluşturduğu güvenlik çemberini kırmadan sizi zihinsel ve duygusal etiketlere hapsetmeye devam edecektir. Bu durumda davranış şeklimiz bilinçli ve sorumlu bir yaklaşım olmalıdır. Yaptığımız hareketin sorumluluğunu almalı ve samimi bir şekilde özür dilemeliyiz.
a) Ne yaptığınızın farkında olmak,
b) Vicdanınıza danışmak,
c) Neyin mümkün, daha iyi olabileceğini hissetmek,
d) Bu üç şeyi uygulamak.
Bu dört noktadan herhangi biri ihmal edildiğinde, bütün çabanız boşa gidecek ve kendinizi savunmak, haklı çıkarmak, açıklamak ya da yaptığınız saldırgan hareketi bir şekilde örtbas etmek durumunda kalacaksınız. Niteliksiz özür içten değil yüzeysel olur.
3. ORTAMDA BULUNMAYANLAR HAKKINDA KONUŞMAYIN: Aile üyeleri birbirlerine sadık olmadıklarında, başkalarıyla konuşurken arkalarından dedikodu ve eleştiri yaptıklarında ne olur? Aile uyeleri, ailenin fertleriyle veya arkadaşlarıyla konuşurken birbirlerine sadakatsizlik ettiklerinde, bu, ilişkilerine, kültürlerine nasıl yansır?
4. SÖZ VERDİĞİNİZDE SÖZLERİ TUTUN: Eğer bütün aile üyeleri birbirlerine sözler vermek ve tutmak ruhunu benimseyebilirlerse, bu,
başka güzel şeylerin katlanarak gelmesini sağlayacaktır.
Söz vermek ve tutmak kadar aile içinde etki yaratacak başka bir vaat bulmak konusunda zorlanacağınızdan eminiz. Bir düşünün! Bir sözle ne kadar heyecan, umut, hayal yaratabilirsiniz? Ve aile içinde verdiklerimiz, en hayati, en hassas sözlerdir.
Başka bir insana verdiğimiz en temel söz, evlilik yeminimizdir. Bu, gerçek bir sözdür. Aynı şekilde çocuklarımıza (özellikle küçükken), onlara bakacağımıza, onları yetiştireceğimize dair verdiğimiz söz de eşit değerdedir.
5. BAĞIŞLAYIN: Bir yılan ısırdığında öldürücü olan etinize geçen diş değil, dişin kalbinize gönderdiği zehirdir.
Proaktif hareketlerin temeli bağışlamadır Aslında, bağışlayana kadar hep bir kurban olarak kalacaksınız. Gerçekten bağışladığınızda, güven ve sevginin akacağı kanalları açarsınız. Kendi yüreğinizi temizlersiniz. Ayrıca, kişiyi değişmekten alıkoyan onemli bir engeli de ortadan kaldırırsınız; cünkü bağışlamadığınızda kendinizi insanlarla kendi bilinçleri arasına koyarsınız. Yani bağışlamadığınız insan kafasında sizi taşır ve onunla birlikte yaşatır, icinde öfke biriktirir. Bu birikim de onun gelişim yolunu kapatır. Bu kişiler enerjilerini kendi bilinçlerine, içsel değişimlerine harcamak yerine, kendilerini size karşı savunmak ve davranışlarını haklı çıkarmak için harcarlar.
Diğer aile üyeleriyle olan ilişkilerinizde verebileceğiniz en büyük vaatlerden biri, bağışlamaktır. Bir insana, olduğu hale göre davranırsanız, o şekilde kalmaya devam eder. Bir insana, olabileceği ve olması gerektiği gibi davranın, öyle olacaktır. Hayatları boyunca sevgiyle karşılaşmamış ve temel değeri anlayamamış olanlar, bütün yaşamlarını tanınmak ve onaylanmak icin çaba harcayarak geçirirler.
İclerindeki zayıf, boş, sahte duyguları bastırmak için gereken gücü, bir pozisyondan, statülerinden, paradan, mülkiyetlerinden, kimlik ya da kredi kartlarından ödünc alırlar. Genellikle narsist eğilimli ve alıngan olurlar. Davranışları ise genellikle başkalarını kendilerinden uzaklaştıracak şekildedir; olaylara yaklaşımları da yangına körükle gitmek gibidir.
Sevginin Birincil Kuralları işte bu yüzden çok önemlidir. Bireyin temel değerini onaylarlar. Yaşamlarında sevgi görmüş insanlar kendi içsel ölçüleriyle kendi güçlerini toplarlar ve bütünlüklerini korurlar.
ÇÖZÜM ODAKLI OLMAK
Çözüm odaklı olmak, insan olarak sahip olduğumuz eşsiz en büyük yetenektir. Çözüm odaklı olmak, insan olarak sahip olduğumuz eşsiz ve en büyük yetenektir. Seçim yapma gücünü, davranışlarımızın en doğru olanını seçmek... Bundan daha büyük bir yetenek olabilir mi? Gercek şu ki; bütün sorunlarımızın temel çözümleri kendi içimizde yatmaktadır..
Kendi yaşamımızın yaratıcı gücü olmaya karar vermek, çözumleri kendi ruhumuzda ve zihnimizde aramak en doğru seçimimizdir. Bu, değişen insanın kalbi ve ruhudur. Bu, değişimin ve gelişimin temelidir. Sadece tek bir kişi değil, bütün aile proaktif olmalıdır. Bir kişi veya aile; kendi ailesi içinde kuşaklar boyunca ya da ilişki içinde oldukları diğer aileler nezdinde örnek bir değişim, gelişim ailesi olabilir. Böylece kendi farkındalığınız yerine bir aile farkındalığı; aile farkındalığı yerine sosyal farkındalık; bir kişinin hayali ya da vizyonu yerine paylaşılan bir hayal ve bağımsız bir irade yerine sosyal bir
irade yaratırsınız.
ÇÖZÜM ODAKLI İNSAN: “ÇÖZÜM ODAKLI İNSAN KİMDİR? ”
1. Kendini başka insanlardan yerine göre ayıran, sınırlarının, becerilerinin farkında olan insandır. Bu sınırlar ve beceriler; duygularımızı, bizi biz yapan secimlerimizi, düşüncelerimizi, davranılarımızı, yeteneklerimizi, arzularımızı, tutumlarımızı, inanılarımızı, deerlerimizi ve limitlerimizi kapsar.
2. Çözüm odaklı insan kendi kendisiyle barışıktır.
3. Kendine güvenir.
4. Korkularından arınmış, sosyal cesareti olan insandır.
5. Yaşamın odak noktasına kuşku ve nefreti değil, sevgi ve saygıyı koyabilmiş insandır.
6. Beden, zihin ve manevi yaşam arasında denge kurabilmiş insandır.
7. Heyecan, korku, hüzün, sevinc gibi duygularını bastırmaz, onları tanır ve gerektiğinde yaşar.
8. Egosuyla “biz” arasında denge kurabilmiş insandır.
9. Özguveni tam olduğu için komplekslerinden arınmıştır.
10. Kötü alışkanlıkların tutsağı olmamış, herhangi bir bağımlılık, geliştirmemi insandır.
11. “Evet”inin de, “hayır”ının da bir değeri olan insandır.
12. Para, marka, tanıdık–bildik, dost–düşman, eğlence vs. konularında ben merkezli değildir. İlke merkezlidir. Bu ilkeler; Hakkaniyet (adalet ve eşitlik), dürüstlük, iyilik, bilinçli çalışma, sabır, onura saygı, kişisel bütünlük, sevgi, yardım etme, üstün kalite, gelişme ve geliştirme, yüreklendirmedir.
13. Tutarlı, kişisel bütünlüğünü geliştirmiş insandır. Kişisel bütünlük ise:
a) Gerçeğe saygılı olmak,
b) Gerçekten sorumluluk almak,
c) İlke ve deerleriyle ahenk içinde yaşamak,
d) Özüyle, sözüyle ve davranışlarıyla aynı çizgide olmak,
e) Geleceği değiştirmek için belli duruş içinde bulunmak, demektir.
14. Başına gelen her olayı kadere ya da şansa bağlayan insan değil, “Yaşamında sorumluluk alabilen insandır.”
15. Sorunun değil, cözümün bir parçası olabilen insandır.
16. Yaşamında karamsarlığa yer vermeyen, umut dolu, iyimser insandır.
17. Sorunların çözumunde uygarca tartışmasını bilen insandır.
Çözüm odaklı olmanın merkezinde “gelişmiş insan paradigması” yatmaktadır.
Gelişmiş insan ancak “çağdaş kültürü” referans almış, “çözüm odaklı ailelerde” yetişir.
Şimdi sağlıklı bir aileye göz atalım: Hangi aile sağlıklıdır? Çözüm odaklı ailenin özellikleri nelerdir?
ÇÖZÜM ODAKLI AİLE:
1. Geleneksel otoriter kültürü incelemiş, çağdaş ve özgürlükçü anlayışı referans almış ve birleştirmiş bir ailedir.
2. Aile içi iletişime ve etkileşime çok önem verir.
3. Sevgiyi esas alır. Bu sevgi, davranışın ötesinde, kişiyi potansiyeline ve özüne dönük olarak sevmektir. Kişiyi hatalarına, başarısızlıklarına rağmen sevmektir.
4. Bütün bireylerinin birbirine güvendiği ailedir. Güvenin kaynağı ise özgüvendir.
Sevginin bulunduğu ailede çocukların özgüven duygusu tam olarak gelişir. Çünkü annesinin ya da babasının kendini hep seveceğinden, terk etmeyeceğinden emindir. Bir ailede egemen olan “Babana bile güvenmeyeceksin!”
anlayışı o aile icin çok zararlı ve “zehirleyici” bir anlayıştır. Sonuçta bu anlayış tarzından toplum da çok zarar görür.
5. Çocuğun yeteneğine, kapasitesine, doğal eğilimlerine, uğraşılarına ve ilişkilerine saygı duyar (Potansiyel ilkesi).
6. Çocuğunu belli bir kalıba sokmak için zorlamaz, özgür bırakır.
7. İşleyişinde katı kurallar yerine esneklik esas olan ailedir. Kimse bir şeyi dayatmaz, zor kullanmaz. Örneğin; “Bunu yapmak zorundasın” yerine “Bunu böyle yapsan daha iyi olur, bu konuda seçimi sana bırakıyorum” anlayışı hakimdir.
8. Kuşaklar arası düşünce farklılıklarını doğal karşılar ve farklılıklara saygı duyar.
9. Baskın olan davranışın dinlemek olduğu ailedir. Herkes herkesi empatiyle dinler.
10. Herkesin psiko-sosyal ve mekansal olarak yerinin olduğu ailedir.
11. Temel aile gereksinimlerine önem verir ve bu ihtiyaçları önem taşır. Bu ihtiyaçlar:
a) Aile üyelerinin değerli olma ihtiyacı.
b) Aile üyelerinin güven icinde olma gereksinimi.
c) Aile üyelerinin zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme gereksinimi.
d) Aile üyelerinin yakınlık ve dayanışma duygusu gereksinimi.
e) Aile üyelerinin sorumluluk duygusu ihtiyacı.
f) Aile üyelerinin mutluluk ve kendini ifade etme ihtiyacı.
g) Aile üyelerinin manevi yaşamlarının temellerini oluşturma ihtiyacı.
12. Beş temel özgürlüğe saygı duyar. Çocukların her türlü düşüncelerini, duygularını açıklamalarına ve bunları yaşamlarına aktarmalarına yardım edilir.
BU BEŞ TEMEL ÖZGÜRLÜK ŞUNLARDIR:
a) Aile bireyinin, algılama özgürlüğü.
b) Aile bireyinin, düşüncesini olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.
c) Aile bireyinin, hissettiği duyguları olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.
d) Aile bireyinin, olmak istediği yönde kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü.
e) Aile bireyinin, bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü.
13. Kendi kendileriyle barışık bireyler yetiştirir. Bireylerde çocuksu davranışlar ve sorumluluk duygusu sağlıklı bir ilişki içindedirler. Bu ilişki gercekcidir. Güvene ve sevgiye dayanır. Kişiler güler yüzlüdür, enerjiktir ve hayat doludurlar. Yaşamaktan sevinç duyarlar ve her şeyden zevk alırlar.
14. Sağlıklı insan, yaşamına giren her şey için sorumluluk alır. Yaşamda karşısına çıkan zorlukları karamsarlık kaynağı yapmaz. Kaderi suçlayarak bir yere varılmayacağını bilir. Zorluklarla mücadele ederek sorunları çözmesini bilir. Çünkü sorunların çözümünde gelişmiş insan paradigmasını kullanır.
ÇÖZÜMSÜZ AİLE:
1. İc dünyaları gelişmemi, utanca boğulmuş bireylerden oluşur.
2. Bireylerinin birbirlerini koşullu sevgiyle sevdikleri ailedir.
3. Sorunların çözümunde kalıplaşmış insan paradigmasını kullanır.
4. Mükemmeliyetçilik esastır. Yapılan her işte, söylenen her sözde kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir. Kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri yoktur. Yaşamla ilgili temel duyguları karamsarlık ve cözümsüzlüktür.
5. Kişiler içlerinden geldiği gibi davranamazlar. Kişinin özünden gelen duygu, düşünce ve davranışların ifadesi yasaktır. Örneğin; kişi içinden geldiği gibi şarkı söyleyemez, kahkaha atamaz, gidip birini kucaklayamaz.
6. En baskın davranışın denetleme olduğu ailedir. Kişilerin birbirine güveni olmadığı için herkes herkesi kontrol eder, denetler.
7. “Konuşmak yasaktır” anlayışının hakim olduğu ailedir. Kimse aile içi kuralları ve bu çözümsüzlüğü eleştiremez.
8. Beş temel özgürlüğü inkar eder.
9. Kırgınlıkların ve kızgınlıkların sürdürülmesinin olağan olduğu ailedir.
“Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış” sözü bu gerçeği doğrular.
10. Güvensizlik içindedir. Yüzeysel anlamda herkes birbirine güvenir gibi davranır ama gerçek anlamda kimse kimseye güvenmez. “Babana bile güvenmeyeceksin” anlayışı hakimdir.
11. Kimseden saygı ve gerçek sevgi göremediği için, kimsenin kendisine yardım edeceğine inanmayan kişiler yetiştirir. Yardım etmek isteyenlere “Mutlaka bir art niyeti vardır” diyerek bakar. Bir özveride bulunmak istediği zaman “Ben enayi miyim?” tarzında bir soruyla yaklaşır. Ya da “Bana ne!” diyerek sorumluluktan kaçar.
12. Kişinin kendi gerçeği sürekli inkar edildiği için, kendi duygularına ve düşüncelerine güvenemeyen bireyler yetiştirir. Başkalarının algılamaları, duyguları, düşünceleri onun gerçeğinin yerine geçer. “Robot” gibi dıştan denetimli olur. Zamanla kendi duygu ve düşüncelerinden kopar ve başkalarının gerçeğini yaşar.
“EL, ALEM NE DER?” anlayışı yaşamını yönetir.
13. Otoriter bir anlayışla yetiştikleri için, çözümsüz insan davranışları sergileyen bireylerin olduğu ailedir. Bunlar: kızgın insan, kuskun insan , gergin insan, saldırgan insan, bağnaz (yobaz) insan, tutkunluğu, bağımlılığı olan insan vs..
ÇÖZÜMLÜ ve ÇÖZÜMSÜZ AİLELERİN, ÇOCUKLARINA KARŞI DUYGUSAL YÖNLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI:
ÇA: ÇÖZÜMSÜZ AİLE - ÇOA : ÇÖZÜM ODAKLI AİLE
1. DEĞER VERME:
ÇA : Önceden belirlenmiş kurallara uyduğu sürece çocuğa değer verilir.
COA : Hiçbir koşul aranmaksızın çocuk, kendisi olarak değerlidir.
2. GÜVEN DUYMA:
ÇA : Otoritenin yani ana babanın beklentilerini gerçekleştirdiği sürece çocuğu besler ve korurlar.
COA : Sevgi ve güven ortamı söz konusudur.
3. DAYANIŞMA:
ÇA : Otoritenin isteğine uyduğu sürece çocuk desteklenir. Aksi halde dayanışma koşullara bağlıdır.
COA : Destek ve dayanışma etkileşimi koşulsuzdur.
4. SORUMLULUK:
ÇA : Çocuğun kendi yaşamına yön verecek sorumluluk duygusu geliştirilemez.
ÇOA : Erken yaşlardan itibaren çocuğun sorumluluk alması sağlanır.
5. BAŞARMA:
ÇA : Çocuğa zorluklarla mücadele ederek kendi başına başarma olanağı verilmez.
ÇOA : Çocuğun kendi gücünü kullanarak başarmasına önem verilir.
6. MUTLULUK:
ÇA : Çocuğa kendi özünü gerçekleştirme, potansiyellerini geliştirme imkanı tanınmaz. Mutlu olması engellenir.
ÇOA : Çocuğun mutlu olması esas alınır.
7. MANEVİYAT:
ÇA : Yaşamın anlam ve amacı cocuğa öğretilmez. Evren bilinci çocuğa verilmez. Kalıplar katı kurallar icinde çocuğa verilir.
COA : Çocuğun, yaşamı ve evreni kendisinin keşfetmesine önem verilir.
SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI:
Sorunların çözümünde en temel faktor düşünmedir. Düşünmek eylemi, icinde bulunulan durumu anlayabilmek amacı ile yapılan aktif, amaca yönelik organize zihinsel surece verilen addır.
Düşünme sürecini bilinçli olarak dört alanda kullanırız:
1. Bir sorunu cözme.
2. Belirli amaçları gerçekleştirme.
3. Bilgi ve olayları anlamlandırma.
4. Karşılaştığımız kişileri daha iyi tanıma.
BİR SORUNU ÇÖZERKEN KULLANDIĞIMIZ “DÜŞÜNME” EYLEMİ ŞU ADIMLARI İÇERİR:
1. Sorunun tanımı; İki şeye yanıt vermeliyiz:
a. Ulaşmak istenen sonuç nedir?
b. Sorunu açık seçik olarak nasıl ifade edebilirim?
2. Değişik çözüm yollarının dökümü:
a. Sorunun kapsamı nedir? Sınırları belli midir?
b. Bu sınırlar icinde mümkün seçenekler nelerdir?
3. Her çözüm yolunun avantaj ve dezavantajlarının karşılaştırılması:
a. Olası seçeneklerin avantajları nelerdir?
b. Olası seçeneklerin dezavantajları nelerdir?
c. Gereksinim duyacağım başka bilgiler var mı?
4. Değişik çözüm yollarından birine karar verme:
a. Cozum icin hangi secenekleri uygulayacaım?
b. Bu seçenekler icin hangi adımları atmalıyım?
5. Seçilen çözümün işleyip işlemediğini gözlemleme.
a. Uygulanan seçenek sorunu tümüyle hallediyor mu?
Unutmayalım, büyük insanlar olmadan büğyük işler başarılamaz. İnsanı büyük yapan azmi ve sebatıdır. Her sorun çözülmek için vardır. Sonuç olarak, sorunları, sağlıklı ailede, birey olarak yetişmiş ve gelişmiş insan paradigması gözlüğü takmış proaktif insanlar çözer. SİZ DE,
1. Etki çemberiniz içinde çalışın.
2. Söz verin ve bunu yerine getirin.
3. Yargılayıcı deil, yol gösterici olun.
4. Eleştirici değil, cözüm odaklı olun.
5. Suçlayıcı değil, bağışlayıcı olun.
6. Sorun çıkarmak yerine çözüm üretici olun.
SORUNUN BİR PARÇASI DEĞİL, ÇÖZÜMÜN BİR PARÇASI OLUN. (12 Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk’un Liderlik Sırları, Sistem Yayınları, 2000, İstanbul)
Çözüm odaklı kişi olaylar karşısında yapıcı çözümler getirir. Problem olmaktan kaçınır, mazeret beyan etmez, sorumluluk alır. Getirmiş olduğu çözümlerde aklını, vicdanını, hayal gücünü ve bağımsız iradesini kullanır.
Davranışlarımızı hırsımız, öfkemiz, kinimiz, şahsi çıkarlarımız gereği için değil, yapıcı, birleştirici, cözüm öneren kararlarımızla belirlemeliyiz. Bunun için hem inisiyatif, hem de sorumluluk sahibi olmalıyız.
YAPICI VE ÇÖZÜM ODAKLI OLMA KONUSUNDA, USUMA, HEMEN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK GELMEKTEDİR.
Bağımsızlık Savaşı’na başladığı sırada, Atatürk’e sorarlar:
- Nasıl mümkün olur? Ordu yok!
- Atatürk hemen yanıt verdi.
- Yapılır!
- İyi ama bunun için para gerekir. O da yok!
- Bulunur!
- Diyelim ki bulduk, düşmanlarımız hem büyük, hem de çok!
- Olsun, yenilir!
(Dipçe: Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları)
TOPLUM İÇİNDE, GENEL OLARAK İKİ TİP İNSANLA KARŞILAŞMAKTAYIZ:
1. TEPKİSEL İNSAN: Sorunlar ile uğraşır; her işte öncelikleri eleştirir.
2. ÇÖZÜM ODAKLI (YAPICI) İNSAN: Çözümler ile uğraşır; yapıcı ve birleştiricidir.
Tepkisel insanı; duygular, olaylar ve çevreleri yönetir. Yapıcı insanı ise; değerleri, yani; dikkatle seçilmiş, düşünülmüş ve sindirilmiş değerleri ve ilkeleri yönetir. Sorun odaklı insanların kullandığı dil olumsuz dildir. Pavlov’un koşullu tepki deneyi, bunu anlatır. Bu deneyde, insanoğlunda varolan dürtülerin harekete geçişi anlatılır. Dürtülerimiz, mantık süzgecinden geçmeden harekete geçtiğinde, verdiğimiz tepkiler, ilkel bir davranış tarzı olarak ortaya çıkar. Sadece dürtülerle yönlendirilen bir yaşam biçimi de, bizi, gelişimden alıkoyar. Gelişim sağlayabilmek için; usumuzu çalıştırmalı, sorumluluk almalı ve kendi kararlarımızı kendimiz vermeliyiz. Duyguların baskısından uzak durmalıyız.
Çözüm odaklı, etkin insanların kullandığı dil, yapıcı dildir. Bu dili kullanan insanların davranışlarını, koşullar değil, kendi kararları belirler.
Dürtü > ( yapıcı dil + seçme özgürlüğü) = Etkin İnsan, seçeneği kullanılmalıdır.
SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ:
Seçme özgürlüğümüzü kullanırken, aşağıdaki 4 yetimizi temel alırız. Tanrının verdiği bu yetileri, birbiriyle ilişkili, iç içe bir şekilde kullanırız. Sonuç; olumlu ve huzur verici bir şekilde ortaya çıkar. (8 S. Covey, Etkili insanların 7 alışkanlığı, varlık yayınları,1996)
1. US VE ÖZ BİLİNÇ: İç dünyamızda ve dış dünyamızda olanların ayırdına varmak ve değerlendirmesini yapmaktadır. Ayrıca, Yunus Emre’nin: “Kendini Bil!” sözünde, iç dünyamızdaki; somut ve soyut yapımızı tanımlayan öz bilince bir gönderme vardır.
Bu dört yeti içinde, en çok gözardı edileni, öz bilinçtir. Kendimizi, bir iç denetime tabi tutup, sahip olduğumuz özelliklerin ayırdına varmak, eğer varsa eksikliklerimizi belirleyip, onların giderilmesini sağlamak gerekir. Bunu yapmadan; yani, aynayı kendimize doğru çevirmeden, diğer yetilerimizi etkili şekilde kullanmak mümkün olamayacaktır. Çünkü; kendimizi bilmeden ve tanımadan yaptığımız eylemler, sağlam temelli olmayacaktır. Us ve huy becerilerimizi denetime tabi tutmalıyız ve iyi yönde geliştirmeliyiz.
2. DÜŞ GÜCÜ: Geleceği, şimdiden görebilme yetisidir. Düş gücü, bize bir çok seçenek sunar. Düşlerimizi mümkün olduğu kadar rahat bırakmalıyız, bize sunduğu huzur verici seçenekleri izlemeliyiz. Sonra, diğer yetilerimizle bunların içinde uygun olanı seçmeliyiz. Düşler, karşılaştığımız olaylar ve sorunlar karşısında bize çeşitli yollar gösterir.
3. GÖNÜL: Doğru ve yanlışı birbirinden ayırt etmemizi sağlar. Etrafımıza zarar vermeyecek, herkes için hayırlı olacak kararların alınmasının yolunu gösterir. Gönül yalan söylemez, bilinmeyen bir gücün bize verdiği bir hak tartısıdır, tarafsız olarak, olayları inceler ve sonuca varır; yapıcı, birleştirici kararlar alınmasını sağlar.
4. BAĞIMSIZ ÖZ YÖNETİMİ: Bizi harekete geçiren güçtür. Öz yönetimimizle; düşüncelerimiz harekete geçer, kendinden emin kişiler, uslulardan daha etkindirler. Öz yönetimi, ustan üstün olarak süreklilik sağlar.
Örneğin: “Su damlaları mermeri deler. Aslında, mermeri delen su damlalarının gücü değildir, damlaların sürekliliğidir.” Öz yönetimi, ısrarlı bir şekilde insana azim sağlayarak olayların üstesinden gelmesini sağlar.
Bu dört yeti, dürtü ile tepki arasında, zincirin halkaları gibi yer almalı ve birbirini beslemelidir. Yapıcı ve çözüm odaklı olmanın temeli bu dört yetinin kullanımı ile yaşamımızda karşılaştığımız olaylar karşısında sorumluluk alarak, olayları doğru çözmektir.
ETKİ ALANI ve İLGİ ALANI
Davranış ve kararlarımızı, zihinlerimizde daha açık görebilmenin bir yolu da, yaşantımızdaki etki alanı ve ilgi alanı adını verdiğimiz olgulara bakmaktır. İlgi çemberi; ilgi duyacağımız, çevremizdeki her şeyi içine alan geniş bir çemberdir. Toplumsal ilişkiler, ülke sorunları, çevremizdeki insanların sorunları, eğlenceler v.b. gibi. Etki alanı ise; ilgi alanının içinde yer alan ve gerçekten yeteneklerimiz sonucunda bir şeyler yapabileceğimiz, özümüzü yakından etkileyen; işimiz ve özel yeteneklerimiz gibi konuları kapsayan bir çemberdir. Tepkisel eğilimli insanlar, ilgi alanına odaklanmaktır.
Dışarıdaki ilgi alanlarına odaklanmış enerjinin doğal yapısı olumsuzdur. Bu olumsuz enerjiyle birleştiğinizde, etkili olduğunuz alanları gözardı edersiniz, dolayısıyla da etki çemberi küçülür. Yapıcı (çözüm odaklı) insan, kendisinin; etkili, becerili olduğu alanlara odaklanır. Özel kabiliyetlerinize odaklandığınızda ve onu ifade eden etki alanını genişlettiğinizde, başkalarına da örnek bir model oluşturursunuz. Ara sıra, diğerleri, öfkeyle karşılık verseler bile, sabırlıysanız, kişilik modeliniz zamanla herkesi etkiler. Size karşı; daha mantıklı, adil ve yapıcı olurlar. (8 Stephan Covey, Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı, Varlık Yayınları, 1997, İstanbul)
Çözüm odaklı bir insan olan Mustafa Kemal’in etki ve ilgi alanı ile nasıl hareket ettiğini görelim. Kaygı çemberini; yurdun kurtulması olarak aldığımızda, etki ve ilgi alanları şöyle oluşmaktadır. Etki alanında, zaferin kazanılması; ilgi alanında ise, zaferden sonra yapılacakların olduğu gözükmektedir:
- Cumhuriyetin ilanı,
- Padişahlığın ve halifeliğin kaldırılması,
- Örtünmenin kaldırılması,
- Fesin kaldırılması,
- Latin harflerinin kabulü v.b.
Burada özellikle şuna dikkat etmek gerekir. Yukarıda anlatıldığı gibi, etki alanı yerine dikkatinizi ve gücünüzü ilgi alanına yoğunlaştırırsanız, başarı oranınız azalmaya başlar.
Mustafa Kemal, Bağımsızlık Savaşı’nı kazanmadan, ilgi alanındaki devrimleri yapmaya kalksaydı, o günkü şartlarda, milli birlik ve bilinci sağlayamazdı. Çünkü padişah ve yandaşlarının karşı koymaları kaçınılmazdı. Halkın yapılan reformlara tepkisi de gün geçtikçe büyüyebilirdi (Bu tepki zaferden sonra münferit yörelerde olmuşsa da halkın çoğunluğundan destek görmediği için bastırılmaları kolay
olmuştur). Bu başarısızlık kişinin kendisine olan güveninin azalmasına neden olur. Aksi ise kişinin kendine olan güveninin artmasını sağlar. Güven duygusu ise beraberinde sorumluluk duygusunun gelişmesine vesile olur. Mustafa Kemal’de bu özelliklerin hepsini bulmak mümkündür. Çünkü o, çözüm odaklı bir liderdir.
KONUŞMANIZI DİNLEYİN:
Etki alanında mı, yoksa ilgi alanında mı olduğunuzu anlamanın en iyi yollarından biri, kendi dilinizi dinlemektir. Eğer ilgi alanında iseniz; diliniz suçlayıcı, yargılayıcı ve tepkisel olacaktır.
- ''Çocuklarımın davranışlarına inanamıyorum! Beni çıldırtıyorlar!
- “Eşim çok düşüncesiz! ”
- “Babam neden bir alkolik olmak zorunda? ”
Eğer etki alanındaysanız; diliniz yapıcı olacaktır. Bir şeyler yapabileceğiniz, değiştirebileceğiniz konulara odaklanmanızı sağlayacaktır.
- “Ailemde, çocuklarımın davranışlarının sonuçlarını fark edebilmelerini sağlayacak kurallar geliştirebilirim. Olumlu davranışları öğretmek ve geliştirmek için fırsatlar yaratabilirim.”
- “Düşünceli olabilirim. Evliliğimde görmek istediğim davranışlar için kendim bir model oluşturabilirim.”
- “Babam ve alkol bağımlılığı hakkında daha fazla şey öğrenebilirim. Onu anlamaya, sevmeye, bağışlamaya çalışabilirim. Kendim için farklı bir yol seçebilir ve ailemi etkileyebilir, onlara öğretebilirim; böylece bu sorun ortadan kalkar.”
Kendi yapıcı ya da tepkisellik seviyenizi daha iyi anlamak için, aşağıdakileri uygulamayı deneyebilirsiniz. Eşinizden ya da başka bir yakınınızdan, bu deneyimde size katılmasını isteyebilirsiniz.
- OCAĞINIZ (AİLENİZ) İÇİNDEKİ BİR SORUNU TANIMLAYIN.
- BUNU, TAMAMEN TEPKİSEL ŞEKİLDE BİR BAŞKASINA ANLATIN YA DA YAZIN. Vazgeçmeyin ve devam edin. Bunun, sizin hatanız olmadığına başka birini inandırmak için neler yaptığınıza iyice dikkat edin.
- AYNI SORUNU TAMAMEN YAPICI ŞEKİLDE ANLATIN. Seçim noktanıza odaklanın. Özünüzün neler yapabileceği hakkında konuşun. Bu durumla ilgili bir değişiklik yapabileceğinize başka birini inandırın.
- ŞİMDİ İKİ ANLATIM ARASINDAKİ AYRIMLARI İNCELEYİN. Ocak sorunlarınızla ilgili konuştuğunuzda hangi tavırlarınıza daha çok ilgi gösteriyorlar?
Eğer tepkisel dil kullandığınızı fark ettiyseniz, bu dili yapıcı sözcük ve tanımlamalarla değiştirmek için hemen harekete geçebilirsiniz. Böylece davranışlarınızın daha çok ayırdına varacak ve değişmeye başlayacaksınız.
SOYUT BİR İYİLİK BANKA HESABI OLUŞTURUN
İyilik veya duygusal banka hesabı, başkalarıyla olan ilişkilerinizde, birbirinize yapmış olduğunuz iyiliklerin ve hizmetlerin toplamını gösterir.
İlişkinizi sağlamlaştıran yapıcı sıcak hareketler yatırımlar olarak ya da tepkisel davranarak para çekmeler anlamında bir banka hesabına benzer. Herhangi bir zamanda göz atacağınız Duygusal Banka Hesabınız, başka biriyle ne kadar ilgilendiğinizi, iletişim kurabildiğinizi ve sorunları çözebildiğinizi ortaya koyar. Eğer, ailenizden biriyle Duygusal Banka Hesabınızdaki tutarınız yüksekse, aranızda o oranda yüksek bir güven var demektir.
İlişkinizde bir hata yaptığınızda, daha önce yaptığınız iyilikler (artı tutar) sizin bağışlanmanızı kolaylaştıracaktır.
Ama tutarınız düşük ya da eksideyse; bu durumda güven ve etkili iletişim olmayacaktır. Bu, mayın tarlasında yürümek gibidir. İnsanlar size kuşkuyla bakacaktır. Bu durumda: Daima savunmada olmalı, her sözünüzü ölçerek kullanmalısınız.
En iyi niyetlerinizin bile yanlış anlaşılabileceğini unutmamalısınız.”
Yapıcı ve sıcak yaklaşım içinde olmanın, iyilik yapmanın harika faydalarından biri, para çekmeler yerine karşınızdakinin gönlünde iz bırakabilmenizdir. Birbirinizi sevmek ve iyilik yapmak için bir sebep arayın bulun.
İNSANLARIN GÖNLÜNE GİRME KONUSUNDA BAZI DAVRANIŞLAR
1. NAZİK OLUN: Güven ve sevgi üzerine kurulmuş ilişkilerde kücük, nazik hareketler çok önemli etki yapar. Kendi ailenizde şu kelimelerin kullanılmasının yarattığı etkileri bir düşünün: “Teşekkur ederim”, “lütfen”, “affedersin”, “önce sen”, “yardım edebilir miyim?”
Göreceksiniz ki mucizevi sonuçlar ortaya çıkacaktır. Nezaketin en önemli boyutlarından biri, takdirin ifade edilmesidir. Aile icinde yapılacak (ve öğretilecek) ne önemli bir yatırımdır bu!
2. ÖZÜR DİLEYİN: Yapıcı ve sıcak yaklaşım kapasitenizi ölçmek için karşımızdakine “özür dilerim” demek gibisi yoktur. Eğer güvenliğiniz; imajınıza, pozisyonunuza ya da haklı olmaya dayanıyorsa, özür dilemek egonuzdan gelen tüm suyu kurutmak gibidir. Nefsinizi silip yok eder. İnsanlık niteliklerinizin her birini sınıra kadar zorlar, ortaya çıkmasını sağlar.
Öfkemiz, zamanımızın ancak yüzde birinde su yüzüne çıkıyor olsa bile, davranışımızın sorumluluğunu alıp özür dilemezsek eğer, geri kalan bütün zamanımızı olumsuz etkilemiş oluruz. Neden? Çünkü insanlar bizim sabrımızın ne zaman taşacağını bilemezler ve bu yüzden de endişelenirler, bir şey yapacaklarında bir kez daha düşünerek, kendi doğal, sezgisel davranışlarını kısıtlayarak kendilerini korumaya çalışırlar.
Özür dilemeyi ne kadar çabuk öğrenirsek, o kadar iyi olur. Dünyadaki gelenekler de bu fikri desteklemektedir. Şu Uzak Doğu özdeyişi bu noktaya destek olacak niteliktedir: “EĞİLECEKSEN TAM EĞİL.”
Başkalarıyla fikir ayrılığına düştüğümüzde karşımızdaki kişinin bakış açısını ve fikir ayrılığını tabii bulmalı ve onu anlamaya çalışmalıyız. Bu fikir ayrılığını tabii bulmamızın yolu kendimizi karşımızdakinin yerine koyarak konuyu onun bakış açısından algılamaya çalışmaktır. Aksi takdirde, karşımızdaki insanlar kendilerini korumak için zihinlerinde bizi zihinsel ve duygusal bir “hapishaneye” koyacaklardır. Bu soyut hapishaneden kurtulabilmek için de ağır bedeller ödemek durumunda kaldığımız gibi bu süreçte gösterdiğimiz her davranış da yapay görünecektir. Eğer yaptığımız hatayı alçak gönüllülükle kabul eder ve karşı taraftan “Sen özür dilersen ben de dilerim” gibi bir beklentiye girmezsek yapılan hata telafi edilecektir.
Eğer bedeli, özür dilemeden ve yalnızca daha iyi olmak için uğraşarak ödemeye çalışırsanız, karşı taraf size yine şüpheyle bakmaya devam edecek ve kendisinde oluşturduğu güvenlik çemberini kırmadan sizi zihinsel ve duygusal etiketlere hapsetmeye devam edecektir. Bu durumda davranış şeklimiz bilinçli ve sorumlu bir yaklaşım olmalıdır. Yaptığımız hareketin sorumluluğunu almalı ve samimi bir şekilde özür dilemeliyiz.
a) Ne yaptığınızın farkında olmak,
b) Vicdanınıza danışmak,
c) Neyin mümkün, daha iyi olabileceğini hissetmek,
d) Bu üç şeyi uygulamak.
Bu dört noktadan herhangi biri ihmal edildiğinde, bütün çabanız boşa gidecek ve kendinizi savunmak, haklı çıkarmak, açıklamak ya da yaptığınız saldırgan hareketi bir şekilde örtbas etmek durumunda kalacaksınız. Niteliksiz özür içten değil yüzeysel olur.
3. ORTAMDA BULUNMAYANLAR HAKKINDA KONUŞMAYIN: Aile üyeleri birbirlerine sadık olmadıklarında, başkalarıyla konuşurken arkalarından dedikodu ve eleştiri yaptıklarında ne olur? Aile uyeleri, ailenin fertleriyle veya arkadaşlarıyla konuşurken birbirlerine sadakatsizlik ettiklerinde, bu, ilişkilerine, kültürlerine nasıl yansır?
4. SÖZ VERDİĞİNİZDE SÖZLERİ TUTUN: Eğer bütün aile üyeleri birbirlerine sözler vermek ve tutmak ruhunu benimseyebilirlerse, bu,
başka güzel şeylerin katlanarak gelmesini sağlayacaktır.
Söz vermek ve tutmak kadar aile içinde etki yaratacak başka bir vaat bulmak konusunda zorlanacağınızdan eminiz. Bir düşünün! Bir sözle ne kadar heyecan, umut, hayal yaratabilirsiniz? Ve aile içinde verdiklerimiz, en hayati, en hassas sözlerdir.
Başka bir insana verdiğimiz en temel söz, evlilik yeminimizdir. Bu, gerçek bir sözdür. Aynı şekilde çocuklarımıza (özellikle küçükken), onlara bakacağımıza, onları yetiştireceğimize dair verdiğimiz söz de eşit değerdedir.
5. BAĞIŞLAYIN: Bir yılan ısırdığında öldürücü olan etinize geçen diş değil, dişin kalbinize gönderdiği zehirdir.
Proaktif hareketlerin temeli bağışlamadır Aslında, bağışlayana kadar hep bir kurban olarak kalacaksınız. Gerçekten bağışladığınızda, güven ve sevginin akacağı kanalları açarsınız. Kendi yüreğinizi temizlersiniz. Ayrıca, kişiyi değişmekten alıkoyan onemli bir engeli de ortadan kaldırırsınız; cünkü bağışlamadığınızda kendinizi insanlarla kendi bilinçleri arasına koyarsınız. Yani bağışlamadığınız insan kafasında sizi taşır ve onunla birlikte yaşatır, icinde öfke biriktirir. Bu birikim de onun gelişim yolunu kapatır. Bu kişiler enerjilerini kendi bilinçlerine, içsel değişimlerine harcamak yerine, kendilerini size karşı savunmak ve davranışlarını haklı çıkarmak için harcarlar.
Diğer aile üyeleriyle olan ilişkilerinizde verebileceğiniz en büyük vaatlerden biri, bağışlamaktır. Bir insana, olduğu hale göre davranırsanız, o şekilde kalmaya devam eder. Bir insana, olabileceği ve olması gerektiği gibi davranın, öyle olacaktır. Hayatları boyunca sevgiyle karşılaşmamış ve temel değeri anlayamamış olanlar, bütün yaşamlarını tanınmak ve onaylanmak icin çaba harcayarak geçirirler.
İclerindeki zayıf, boş, sahte duyguları bastırmak için gereken gücü, bir pozisyondan, statülerinden, paradan, mülkiyetlerinden, kimlik ya da kredi kartlarından ödünc alırlar. Genellikle narsist eğilimli ve alıngan olurlar. Davranışları ise genellikle başkalarını kendilerinden uzaklaştıracak şekildedir; olaylara yaklaşımları da yangına körükle gitmek gibidir.
Sevginin Birincil Kuralları işte bu yüzden çok önemlidir. Bireyin temel değerini onaylarlar. Yaşamlarında sevgi görmüş insanlar kendi içsel ölçüleriyle kendi güçlerini toplarlar ve bütünlüklerini korurlar.
ÇÖZÜM ODAKLI OLMAK
Çözüm odaklı olmak, insan olarak sahip olduğumuz eşsiz en büyük yetenektir. Çözüm odaklı olmak, insan olarak sahip olduğumuz eşsiz ve en büyük yetenektir. Seçim yapma gücünü, davranışlarımızın en doğru olanını seçmek... Bundan daha büyük bir yetenek olabilir mi? Gercek şu ki; bütün sorunlarımızın temel çözümleri kendi içimizde yatmaktadır..
Kendi yaşamımızın yaratıcı gücü olmaya karar vermek, çözumleri kendi ruhumuzda ve zihnimizde aramak en doğru seçimimizdir. Bu, değişen insanın kalbi ve ruhudur. Bu, değişimin ve gelişimin temelidir. Sadece tek bir kişi değil, bütün aile proaktif olmalıdır. Bir kişi veya aile; kendi ailesi içinde kuşaklar boyunca ya da ilişki içinde oldukları diğer aileler nezdinde örnek bir değişim, gelişim ailesi olabilir. Böylece kendi farkındalığınız yerine bir aile farkındalığı; aile farkındalığı yerine sosyal farkındalık; bir kişinin hayali ya da vizyonu yerine paylaşılan bir hayal ve bağımsız bir irade yerine sosyal bir
irade yaratırsınız.
ÇÖZÜM ODAKLI İNSAN: “ÇÖZÜM ODAKLI İNSAN KİMDİR? ”
1. Kendini başka insanlardan yerine göre ayıran, sınırlarının, becerilerinin farkında olan insandır. Bu sınırlar ve beceriler; duygularımızı, bizi biz yapan secimlerimizi, düşüncelerimizi, davranılarımızı, yeteneklerimizi, arzularımızı, tutumlarımızı, inanılarımızı, deerlerimizi ve limitlerimizi kapsar.
2. Çözüm odaklı insan kendi kendisiyle barışıktır.
3. Kendine güvenir.
4. Korkularından arınmış, sosyal cesareti olan insandır.
5. Yaşamın odak noktasına kuşku ve nefreti değil, sevgi ve saygıyı koyabilmiş insandır.
6. Beden, zihin ve manevi yaşam arasında denge kurabilmiş insandır.
7. Heyecan, korku, hüzün, sevinc gibi duygularını bastırmaz, onları tanır ve gerektiğinde yaşar.
8. Egosuyla “biz” arasında denge kurabilmiş insandır.
9. Özguveni tam olduğu için komplekslerinden arınmıştır.
10. Kötü alışkanlıkların tutsağı olmamış, herhangi bir bağımlılık, geliştirmemi insandır.
11. “Evet”inin de, “hayır”ının da bir değeri olan insandır.
12. Para, marka, tanıdık–bildik, dost–düşman, eğlence vs. konularında ben merkezli değildir. İlke merkezlidir. Bu ilkeler; Hakkaniyet (adalet ve eşitlik), dürüstlük, iyilik, bilinçli çalışma, sabır, onura saygı, kişisel bütünlük, sevgi, yardım etme, üstün kalite, gelişme ve geliştirme, yüreklendirmedir.
13. Tutarlı, kişisel bütünlüğünü geliştirmiş insandır. Kişisel bütünlük ise:
a) Gerçeğe saygılı olmak,
b) Gerçekten sorumluluk almak,
c) İlke ve deerleriyle ahenk içinde yaşamak,
d) Özüyle, sözüyle ve davranışlarıyla aynı çizgide olmak,
e) Geleceği değiştirmek için belli duruş içinde bulunmak, demektir.
14. Başına gelen her olayı kadere ya da şansa bağlayan insan değil, “Yaşamında sorumluluk alabilen insandır.”
15. Sorunun değil, cözümün bir parçası olabilen insandır.
16. Yaşamında karamsarlığa yer vermeyen, umut dolu, iyimser insandır.
17. Sorunların çözumunde uygarca tartışmasını bilen insandır.
Çözüm odaklı olmanın merkezinde “gelişmiş insan paradigması” yatmaktadır.
Gelişmiş insan ancak “çağdaş kültürü” referans almış, “çözüm odaklı ailelerde” yetişir.
Şimdi sağlıklı bir aileye göz atalım: Hangi aile sağlıklıdır? Çözüm odaklı ailenin özellikleri nelerdir?
ÇÖZÜM ODAKLI AİLE:
1. Geleneksel otoriter kültürü incelemiş, çağdaş ve özgürlükçü anlayışı referans almış ve birleştirmiş bir ailedir.
2. Aile içi iletişime ve etkileşime çok önem verir.
3. Sevgiyi esas alır. Bu sevgi, davranışın ötesinde, kişiyi potansiyeline ve özüne dönük olarak sevmektir. Kişiyi hatalarına, başarısızlıklarına rağmen sevmektir.
4. Bütün bireylerinin birbirine güvendiği ailedir. Güvenin kaynağı ise özgüvendir.
Sevginin bulunduğu ailede çocukların özgüven duygusu tam olarak gelişir. Çünkü annesinin ya da babasının kendini hep seveceğinden, terk etmeyeceğinden emindir. Bir ailede egemen olan “Babana bile güvenmeyeceksin!”
anlayışı o aile icin çok zararlı ve “zehirleyici” bir anlayıştır. Sonuçta bu anlayış tarzından toplum da çok zarar görür.
5. Çocuğun yeteneğine, kapasitesine, doğal eğilimlerine, uğraşılarına ve ilişkilerine saygı duyar (Potansiyel ilkesi).
6. Çocuğunu belli bir kalıba sokmak için zorlamaz, özgür bırakır.
7. İşleyişinde katı kurallar yerine esneklik esas olan ailedir. Kimse bir şeyi dayatmaz, zor kullanmaz. Örneğin; “Bunu yapmak zorundasın” yerine “Bunu böyle yapsan daha iyi olur, bu konuda seçimi sana bırakıyorum” anlayışı hakimdir.
8. Kuşaklar arası düşünce farklılıklarını doğal karşılar ve farklılıklara saygı duyar.
9. Baskın olan davranışın dinlemek olduğu ailedir. Herkes herkesi empatiyle dinler.
10. Herkesin psiko-sosyal ve mekansal olarak yerinin olduğu ailedir.
11. Temel aile gereksinimlerine önem verir ve bu ihtiyaçları önem taşır. Bu ihtiyaçlar:
a) Aile üyelerinin değerli olma ihtiyacı.
b) Aile üyelerinin güven icinde olma gereksinimi.
c) Aile üyelerinin zorluklarla mücadele ederek onların üstesinden gelmeyi öğrenme gereksinimi.
d) Aile üyelerinin yakınlık ve dayanışma duygusu gereksinimi.
e) Aile üyelerinin sorumluluk duygusu ihtiyacı.
f) Aile üyelerinin mutluluk ve kendini ifade etme ihtiyacı.
g) Aile üyelerinin manevi yaşamlarının temellerini oluşturma ihtiyacı.
12. Beş temel özgürlüğe saygı duyar. Çocukların her türlü düşüncelerini, duygularını açıklamalarına ve bunları yaşamlarına aktarmalarına yardım edilir.
BU BEŞ TEMEL ÖZGÜRLÜK ŞUNLARDIR:
a) Aile bireyinin, algılama özgürlüğü.
b) Aile bireyinin, düşüncesini olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.
c) Aile bireyinin, hissettiği duyguları olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.
d) Aile bireyinin, olmak istediği yönde kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü.
e) Aile bireyinin, bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü.
13. Kendi kendileriyle barışık bireyler yetiştirir. Bireylerde çocuksu davranışlar ve sorumluluk duygusu sağlıklı bir ilişki içindedirler. Bu ilişki gercekcidir. Güvene ve sevgiye dayanır. Kişiler güler yüzlüdür, enerjiktir ve hayat doludurlar. Yaşamaktan sevinç duyarlar ve her şeyden zevk alırlar.
14. Sağlıklı insan, yaşamına giren her şey için sorumluluk alır. Yaşamda karşısına çıkan zorlukları karamsarlık kaynağı yapmaz. Kaderi suçlayarak bir yere varılmayacağını bilir. Zorluklarla mücadele ederek sorunları çözmesini bilir. Çünkü sorunların çözümünde gelişmiş insan paradigmasını kullanır.
ÇÖZÜMSÜZ AİLE:
1. İc dünyaları gelişmemi, utanca boğulmuş bireylerden oluşur.
2. Bireylerinin birbirlerini koşullu sevgiyle sevdikleri ailedir.
3. Sorunların çözümunde kalıplaşmış insan paradigmasını kullanır.
4. Mükemmeliyetçilik esastır. Yapılan her işte, söylenen her sözde kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir. Kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri yoktur. Yaşamla ilgili temel duyguları karamsarlık ve cözümsüzlüktür.
5. Kişiler içlerinden geldiği gibi davranamazlar. Kişinin özünden gelen duygu, düşünce ve davranışların ifadesi yasaktır. Örneğin; kişi içinden geldiği gibi şarkı söyleyemez, kahkaha atamaz, gidip birini kucaklayamaz.
6. En baskın davranışın denetleme olduğu ailedir. Kişilerin birbirine güveni olmadığı için herkes herkesi kontrol eder, denetler.
7. “Konuşmak yasaktır” anlayışının hakim olduğu ailedir. Kimse aile içi kuralları ve bu çözümsüzlüğü eleştiremez.
8. Beş temel özgürlüğü inkar eder.
9. Kırgınlıkların ve kızgınlıkların sürdürülmesinin olağan olduğu ailedir.
“Tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış” sözü bu gerçeği doğrular.
10. Güvensizlik içindedir. Yüzeysel anlamda herkes birbirine güvenir gibi davranır ama gerçek anlamda kimse kimseye güvenmez. “Babana bile güvenmeyeceksin” anlayışı hakimdir.
11. Kimseden saygı ve gerçek sevgi göremediği için, kimsenin kendisine yardım edeceğine inanmayan kişiler yetiştirir. Yardım etmek isteyenlere “Mutlaka bir art niyeti vardır” diyerek bakar. Bir özveride bulunmak istediği zaman “Ben enayi miyim?” tarzında bir soruyla yaklaşır. Ya da “Bana ne!” diyerek sorumluluktan kaçar.
12. Kişinin kendi gerçeği sürekli inkar edildiği için, kendi duygularına ve düşüncelerine güvenemeyen bireyler yetiştirir. Başkalarının algılamaları, duyguları, düşünceleri onun gerçeğinin yerine geçer. “Robot” gibi dıştan denetimli olur. Zamanla kendi duygu ve düşüncelerinden kopar ve başkalarının gerçeğini yaşar.
“EL, ALEM NE DER?” anlayışı yaşamını yönetir.
13. Otoriter bir anlayışla yetiştikleri için, çözümsüz insan davranışları sergileyen bireylerin olduğu ailedir. Bunlar: kızgın insan, kuskun insan , gergin insan, saldırgan insan, bağnaz (yobaz) insan, tutkunluğu, bağımlılığı olan insan vs..
ÇÖZÜMLÜ ve ÇÖZÜMSÜZ AİLELERİN, ÇOCUKLARINA KARŞI DUYGUSAL YÖNLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI:
ÇA: ÇÖZÜMSÜZ AİLE - ÇOA : ÇÖZÜM ODAKLI AİLE
1. DEĞER VERME:
ÇA : Önceden belirlenmiş kurallara uyduğu sürece çocuğa değer verilir.
COA : Hiçbir koşul aranmaksızın çocuk, kendisi olarak değerlidir.
2. GÜVEN DUYMA:
ÇA : Otoritenin yani ana babanın beklentilerini gerçekleştirdiği sürece çocuğu besler ve korurlar.
COA : Sevgi ve güven ortamı söz konusudur.
3. DAYANIŞMA:
ÇA : Otoritenin isteğine uyduğu sürece çocuk desteklenir. Aksi halde dayanışma koşullara bağlıdır.
COA : Destek ve dayanışma etkileşimi koşulsuzdur.
4. SORUMLULUK:
ÇA : Çocuğun kendi yaşamına yön verecek sorumluluk duygusu geliştirilemez.
ÇOA : Erken yaşlardan itibaren çocuğun sorumluluk alması sağlanır.
5. BAŞARMA:
ÇA : Çocuğa zorluklarla mücadele ederek kendi başına başarma olanağı verilmez.
ÇOA : Çocuğun kendi gücünü kullanarak başarmasına önem verilir.
6. MUTLULUK:
ÇA : Çocuğa kendi özünü gerçekleştirme, potansiyellerini geliştirme imkanı tanınmaz. Mutlu olması engellenir.
ÇOA : Çocuğun mutlu olması esas alınır.
7. MANEVİYAT:
ÇA : Yaşamın anlam ve amacı cocuğa öğretilmez. Evren bilinci çocuğa verilmez. Kalıplar katı kurallar icinde çocuğa verilir.
COA : Çocuğun, yaşamı ve evreni kendisinin keşfetmesine önem verilir.
SORUNLAR VE ÇÖZÜM YOLLARI:
Sorunların çözümünde en temel faktor düşünmedir. Düşünmek eylemi, icinde bulunulan durumu anlayabilmek amacı ile yapılan aktif, amaca yönelik organize zihinsel surece verilen addır.
Düşünme sürecini bilinçli olarak dört alanda kullanırız:
1. Bir sorunu cözme.
2. Belirli amaçları gerçekleştirme.
3. Bilgi ve olayları anlamlandırma.
4. Karşılaştığımız kişileri daha iyi tanıma.
BİR SORUNU ÇÖZERKEN KULLANDIĞIMIZ “DÜŞÜNME” EYLEMİ ŞU ADIMLARI İÇERİR:
1. Sorunun tanımı; İki şeye yanıt vermeliyiz:
a. Ulaşmak istenen sonuç nedir?
b. Sorunu açık seçik olarak nasıl ifade edebilirim?
2. Değişik çözüm yollarının dökümü:
a. Sorunun kapsamı nedir? Sınırları belli midir?
b. Bu sınırlar icinde mümkün seçenekler nelerdir?
3. Her çözüm yolunun avantaj ve dezavantajlarının karşılaştırılması:
a. Olası seçeneklerin avantajları nelerdir?
b. Olası seçeneklerin dezavantajları nelerdir?
c. Gereksinim duyacağım başka bilgiler var mı?
4. Değişik çözüm yollarından birine karar verme:
a. Cozum icin hangi secenekleri uygulayacaım?
b. Bu seçenekler icin hangi adımları atmalıyım?
5. Seçilen çözümün işleyip işlemediğini gözlemleme.
a. Uygulanan seçenek sorunu tümüyle hallediyor mu?
Unutmayalım, büyük insanlar olmadan büğyük işler başarılamaz. İnsanı büyük yapan azmi ve sebatıdır. Her sorun çözülmek için vardır. Sonuç olarak, sorunları, sağlıklı ailede, birey olarak yetişmiş ve gelişmiş insan paradigması gözlüğü takmış proaktif insanlar çözer. SİZ DE,
1. Etki çemberiniz içinde çalışın.
2. Söz verin ve bunu yerine getirin.
3. Yargılayıcı deil, yol gösterici olun.
4. Eleştirici değil, cözüm odaklı olun.
5. Suçlayıcı değil, bağışlayıcı olun.
6. Sorun çıkarmak yerine çözüm üretici olun.
SORUNUN BİR PARÇASI DEĞİL, ÇÖZÜMÜN BİR PARÇASI OLUN. (12 Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk’un Liderlik Sırları, Sistem Yayınları, 2000, İstanbul)

İsterseniz, içine girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği Parlamentosunun, Türkiye ile ilgili, 1991’den itibaren ne kararlar almış onu bir irdeleyelim.
1. KONU:
Azınlıkların durumlarına ilişkin olarak, AB Parlamentosu 22.12.1993 Tarihli Kararı:
"TÜRK devletinin bütünlüğü, yalnızca Kürtler'in kendi dillerini kullanma ve öğrenme hakkıyla, gelenek ve göreneklerinin varlığını sürdürmesiyle, aynı zamanda uygun düzeylerde özerklikle de uyumlu olabilmelidir."
Anlamı (Ü. Sayın): AB parlamentosu, aslında, Türk devletinin anayasasında yazan bölünmez bütünlük diye bir kavramı tanımamaktadır. Ancak Kürtler'e; kendi kültürlerini, kendi topraklarında yaşama özgürlüğü verilirse, kalan toprakların bir kısmında Türkler kendi bütünlüklerini sağlayabilirler, aynı SEVR’deki gibi.
AB Parlamentosunun 24.10.1996 Tarihli Kararı:
1. AVRUPA Parlamentosu, dünyanın her tarafındaki milyonlarca Ortadoks Hristiyan için, Konstantinopolis'teki (dikkat ediniz, İSTANBUL yerine bu ad kullanılmıştır) patrikhanenin önemini göz önünde bulundurarak, TÜRK yetkililerinin, Ekümenik patrikhanenin tam olarak korunması konusundaki yükümlülüklerinin farkında olarak, Ekümenik patrikhanenin ve diğer dinsel yerlerin binalarının korunması yönünde gerekli önlemleri alması için, TÜRK yetkililerine çağrıda bulunur."
Anlamı (Ü. Sayın): Biz aslında, Türkiye’den ayrı bir Konstantinopolis istiyoruz. Bu Konstantinopolis içinde de, Vatikan benzeri bir Ekümenik patrikhane istiyoruz. Bu patrikhane bir devlet olarak tüm dünyadaki Ortodoksları yönetecektir.
2. AVRUPA Parlamentosu, patrikhaneye doğrudan bağlı olan HEYBELİ ada ruhban okulunun derhal yeniden açılması çağrısında bulunur."
AVRUPA Parlamentosu Kurulu, HEYBELİ ada ruhban okulunun yeniden çalışması konusunda yaptığı açıklamada: "Ancak Hristiyan Kiliseleri, özellikle mülkiyetle ilgili olarak, zorluklarla karşı karşıya bulunmaya devam etmektedir. HEYBELİ adadaki Ortodoks Ruhban Okulu'nun, 1971 yılında kapatılması konusunda bir ilerleme bildirilememiştir. Çeşitli kiliselerin yasal durumlarının tanınmamış olması, din görevlilerinin TÜRKİYE'ye erişebilmesi de dahil olmak üzere, bazı kısıtlamalar yaratmaktadır." demektedir.
Ayrıca, aynı gün: ''İMF ve Dünya Bankası tarafından para desteği sağlanmış ve yeni iktisâdi pilanın uygulanma boyutuyla ilgili önemli sayıda yasa, 2001 yılının ikinci çeyreğinde hızlı bir biçimde kabul edilmiştir. Bu yeniliklerin amacı, bunalımın aşılması ve AB üyeliği için iktisâdi yeterliliklerin yerine getirilmesine yardımcı olmaktır." şeklinde açıklamada bulunmuştur.
Anlamı (Ü. Sayın): Biz, Heybeli ada Ruhban Okulu'nun açılmasını ve Osmanlı dönemindeki gibi, gizli görevli çalışmalarını yürütmesini istiyoruz. Siz de, bu bir hıristiyan kulübü olan Avrupa Birliği'nin tüm dinsel yaptırımlarına hizmet etmek zorundasınız, aynı SEVR’deki gibi.
Avrupa Komisyonu 08.11.2000 Tarihli Raporunda:
"HEYBELİ adadaki Ruhban Okulu'nun kapalı kalması konusu da dahil olmak üzere, 1923 LOZAN antlaşması kapsamında olsunlar olmasınlar, müslüman olmayan tüm kesimlerin somut isteklerinin, gerektirdiği gibi incelenmesi gerektiğini, belirtmektedir.''
Anlamı (Ü. Sayın): Aslında kusura bakmayın, bizim, LOZAN barış antlaşmasını diğer maddelerde göreceğiniz gibi taktığımız yok, ama, müslüman olmayanların özel eğitimi ve gizli görevli olarak çalışmalarının yeniden oluşturulması ile ilgili konular için, Ruhban Okulu mutlaka açılması gerekir.
YUKARIDAKİ MADDELERE KARŞILIK GELEN SEVR KARARLARI:
Madde 36: ....Sözleşmelerin hükümlerine, özellikle soy, din ve dil azınlıklarının haklarına dürüst bir biçimde saygı göstermekte kusur ederse..
Madde 72: Soy, dil ve din azınlıklarını da içeren ve halkın bütün kesimlerinin oransal temsilini sağlayacak nitelikte bir seçim şekliyle, yerel bir Parlamento kurulacaktır.
Madde 141: TÜRK hükümeti, TÜRKİYE'de oturan herkesin; doğum, bir milli topluluktan olmak, dil, soy ya da din ayrımı yapılmaksızın, yaşamlarını ve özgürlüklerini korumayı, tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.
TÜRKİYE'de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin gereklerini, ister açıkta, ister özel olarak özgürce yerine getirme hakkına sahip olacaktır.
Madde 147: Soy, din ya da dil azınlıklarından... ...bağımsız olarak ve Osmanlı makamları, hiçbir biçimde karışmaksızın, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ya da toplumsal kurumlar; ilk, orta ve yüksek okullarla, başka her çeşit öğretim kurumları (buralarda kendi dillerini özgürce kullanmak ve kendi dinlerini özgürce uygulamak hakkında da sahip olarak...) kurmak, yönetmek ve denetlemek konularında eşit hakka sahip olacaklardır.
2. KONU :
Sözde KÜRDİSTAN'ın kurulması çalışmalarına ilişkin olarak, 17.09.1992 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"TÜRK Güvenlik Güçleri, 1992 yılında, 205 kişiyi yargılamadan idam etmiştir. TÜRKİYE'nin güneydoğusunda sürmekte olan olağanüstü hal derhal kaldırılmalı; TÜRKİYE'deki, Kürt sorunu ile ilgili olarak, bir uluslararası konferans düzenlenmelidir."
Anlamı: Türk Silahlı Kuvvetleri, sürekli olarak, Kürtler'e işkence ve soykırım yapmaktadır. Biz ise, Kürt devletinin kurulması için Avrupa Birliği olarak her türlü desteği vereceğiz. PKK’yı ve Kürtçüler'i; Barzani'yi ve Kürtçü oymakları bozguncu olarak tanımıyoruz. Onlar, AB nezdinde işgal altında bulunan yurtları için çarpışan birer gerilladır, bozguncu değil! Bu nedenle, Avrupa Birliği, PKK adlı örgüte ve Kürtçüler'e karşı yürütülen tüm eylemleri ve Türkler'in, yurt savunması dediği şeyi katliam olarak niteliyoruz. Aynı SEVR’deki gibi, Türkler'e pek çok soykırım atfediliyor.
22.12.1993 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"TÜRK devletinin bütünlüğü, yalnızca Kürtler'in kendi dillerini kullanma ve öğrenme hakkıyla, gelenek ve göreneklerinin varlığını sürdürmesiyle, fakat aynı zamanda uygun düzeylerde idari özerklikle de uyumlu olabilmelidir."
18.01.1996 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"Kürtler'in (Bozgunculara Kürt diyor!), TÜRKİYE içinde bir tür kültürel özerklik elde etmeleri için, barışçıl yollardan çaba gösterme haklarını tanır."
10.06.1996 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"AVRUPA Parlamentosu, TÜRK yetkililerden, TÜRKİYE'de bulunan tüm Kürtler'in haklarını tanımasını ister."
19.06.1996 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"AVRUPA Parlamentosu, TÜRK Silahlı Kuvvetleri'nin sürdürdüğü askeri harekâtlardan ve Kürdistan'daki (Güneydoğu anadolu bölgemize Kürdistan diyor!) anlaşmazlığa barışçıl bir çözüm bulma yollarını aramayı reddetmesinden büyük kaygı duyar."
20.06.1996 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"AVRUPA Parlamentosu, çıkmazı aşmak ve sorunun barışçıl biçimde siyasi bir çözüme doğru gidebilmesi için, ülkenin güneydoğusundaki askeri harekâtları durdurması ve tüm Kürt örgütlerle görüşmelere başlaması için TÜRK hükümetine çağrıda bulunur."
19.09.1996 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"AVRUPA Parlamentosu, TÜRKİYE'nin, Kuzey IRAK'ta bir güvenlik bölgesi yaratma niyetini mümkün olan en sert terimlerle reddeder ve bu girişimi ciddi bir uluslararası hukuk ihlali olarak değerlendirir. TÜRKİYE'yi bu pilandan vazgeçmeye ikna etmesi için, AB Konseyi'ne çağrıda bulunur."
17.09.1998 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"AVRUPA Parlamentosu, TÜRKİYE'nin, Kuzey IRAK işgalini lanetler ve PKK bozgunculuğuyla baş etme ihtiyacının, milletlerarası sınırların ihlal edilmesini haklı kılmadığını düşünür. Kürt kimliğinin yasal olarak tanınarak, PKK'nın ateşkes çağrısına uyulması isteniyor ve TÜRK ordusunun, Kuzey IRAĞ'a girmesi işgal olarak tanınmakta ve lanetlenmektedir."
Avrupa Parlamentosu Genişleme Grubu'nun, 10.02.2000 Tarihinde Hazırladığı, "TÜRKİYE ve Avrupa Birliği ile İlişkiler" Raporundan Aynen alıntı:
1) AB kurumları, TÜRK hükümetinden, Kürt halkına uyguladığı baskılara siyasi bir çözüm bulmasını ister.
2) AVRUPA Parlamentosu, 15 OCAK 1998 tarihli kararıyla, bu sorunun çözümü için uluslararası düzeyde girişimde bulunması için AVRUPA Birliği'ne çağrıda bulundu; Konsey'e ve üye devletlere de, Kürtler'e karşı insan hakları ihlalleri sorununu Birleşmiş Milletler İnsan Haklan Komisyonu'nda gündeme getirmeleri çağrısını yaptı."
3) TÜRKİYE'nin, AVRUPA Birliği'ne üyeliği görüşüyle bir pilan doğrultusunda KOPENHAG ölçütlerini yerine getirecekse, Kürt sorununun çözüme kavuşturulmasının yaşamsal önemde olduğunu vurguladı."
15.11.2000 Tarihli Kararı:
''AVRUPA Parlamentosu, TÜRK yetkililerine, Kürt toplumunun siyasi temsilcileriyle, özellikle de ülkelerinin güneydoğusundaki kentlerin belediye başkanlarıyla görüşmeleri çağrısında bulunur."
Yukarıdaki maddelerin Anlamı: Avrupa Parlamentosu, Türkiye’nin güneydoğusunu KÜRDİSTAN olarak tanımaktadır. Türk ordusunun, PKK bozgunculuğunu veya ülkenin bölünmez bütünlüğünü korumaya karşı yaptığı her eylemi; katliam, soykırım ve işkence olarak görüryor. Türk ordusu, gerilla savaşı yaparak ülkelerini savunmakta olan Kürt halkına karşı yaptığı bu savaşı sonlandırıp, doğu ve güneydoğu anadoluyu terkedip, bu bölgeleri Kürtler'e bırakmalıdır ve Kürtler'in böylece kendi kültürlerini gerçekleştirmelerini sağlamalıdır. Türk ordusu, Kuzey Irağ’a ülkesini savunmak ve bozguncularla savaşım vermek için bile giremez. Yani kısacası, Avrupa Birliği Parlamentosu, aslında, Türkiye’nin parçalanmasını ve doğuda bir Kuzey Kürdistan kurulmasını istemektedir, aynı SEVR’deki gibi!
KÜRDİSTAN'LA İLGİLİ KARARLARIN SEVR KARŞILIGI
Madde 62: FIRAT'ın doğusunda, ileride saptanacak ERMENİSTAN'ın güneyinde................. saptanan SURİYE ve IRAK ile TÜRKİYE sınırının kuzeyinde, Kürtler'in sayıca üstün bulunduğu bölgenin yerel özelliğini, işbu antlaşmanın yürürlüğe konulmasından başlayarak altı ay içinde İSTANBUL'da toplanan; İNGİLİZ, FRANSIZ ve İTALYAN hükümetlerinden her birinin atadığı üç üyeden oluşan bir kurul hazırlayacaktır.............. ...... bu pilan Süryani ve Geldaniler ile bu bölgelerin içindeki öteki soysal ve dinsel azınlıkların korumasına ilişkin tam güvenceleri de kapsayacaktır...
Madde 63: Osmanlı hükümeti, 62. Maddede öngörülen komisyonlardan birinin ya da ötekinin kararlarının, kendisine bildirildiğinden başlayarak üç ay içinde kabul etmeyi ve yürürlüğe koymayı şimdiden yükümlenir.
Madde 64: İşbu antlaşmanın yürürlüğe konuşundan bir yıl sonra, 62. Maddede belirtilen bölgelerdeki Kürtler, bu bölgelerdeki nüfusun çoğunluğunun, TÜRKÎYE'den bağımsız olmak istediklerini kanıtlayarak Milletler Cemiyeti Konseyine başvururlarsa ve Konseyde bu nüfusun, bu bağımsızlığa yetenekli olduğu görüşüne varırsa ve bu bağımsızlığı onlara tanımayı TÜRKİYE'ye salık verirse; TÜRKİYE, bu öğüte uymayı ve bu bölgeler üzerinde bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçmeyi şimdiden yükümlenir.
Bu vazgeçmenin ayrıntıları, Başlıca Müttefik Devleter'le, TÜRKİYE arasında yapılacak özel bir sözleşmeye konu olacaktır. Bu vazgeçme gerçekleşirse ve gerçekleşeceği zaman, KÜRDİSTAN'ın şimdiye dek MUSUL ilinde kalmış kesiminde oturan Kürtler'in, bu bağımsız Kürt devletine kendi istekleriyle katılmalarına, Başlıca Müttefik Devletler'ce hiç bir karşı çıkışta bulunulmayacaktır.
3. KONU:
YUNANİSTAN'ın topraklarının AB'nin koruması altında olması hususlarına ilişkin olarak;
15.02.1996 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
"TÜRKİYE'nin AVRUPA BiRLİĞİ'nin bir üye devleti olan YUNANİSTAN'in egemenlik haklarını tehlikeli bir biçimde ihlal etmesinden ve EGE'deki askeri gerginliğin artmasından ciddi biçimde kaygı duymaktadır. YUNANİSTAN'ın sınırlarının, aynı zamanda AVRUPA BiRLİĞİ'nin dış sınırlarının parçası olduğunu vurgular."
(AVRUPA Parlamentosu, Doğu EGE'de KARDAK Adası ile ilgili olarak, TÜRKİYE'nin proaktif askeri operasyonlarından kaygı duymaktadır. KARDAK adası; 1923 yılındaki LOZAN Antlaşması, 1932 yılında İTALYA ve TÜRKİYE arasındaki protokol ve 1947 PARİS Antlaşmasına göre, Oniki Adalar grubuna dahildir ve 196O'lı yıllardaki TÜRK haritaları bile bu adaları, Yunan toprağı olarak göstermektedir.)
17.09.1998 Tarihli AB Parlamentosu Kararı:
AVRUPA Parlamentosu, TÜRKİYE'den "EGE'deki, özellikle KARDAK adasına ve kıta sahanlığının sınırlarının belirlenmesine ilişkin olarak, farklılıkların giderilmesine çalışılmasında uluslararası hukuk ilkelerine saygı gösterilmesini" istemektedir.
YUNANİSTANLA İLGİLİ KARARLARIN SEVRDEKİ KARŞILIĞI
Madde 84 : .... TÜRKİYE, eski Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa kıtasında ve işbu Antlaşma ile saptanan TÜRKİYE sınırları ötesindeki bütün haklarından ve sıfatlarından YUNANİSTAN yararına vazgeçer.
Madde 122 : TÜRKİYE, şimdi İTALYA'nın işgalinde bulunan EGE Denizi adaları ile bunlara bağlı adacıklar üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından İTALYA yararına vazgeçer.
Madde 84 : .... TÜRKİYE, eski Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa kıtasında ve işbu Antlaşma ile saptanan TÜRKİYE sınırları ötesindeki bütün haklarından ve sıfatlarından YUNANİSTAN yararına vazgeçer.
Madde 122 : TÜRKİYE, şimdi İTALYA'nın işgalinde bulunan EGE Denizi adaları ile bunlara bağlı adacıklar üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından İTALYA yararına vazgeçer.
4. KONU :
KIBRISLA İLGİLİ KARARLAR
06.10.1999 Tarihli Kararı:
"AVRUPA Parlamentosu, TÜRK Yetkililerinin KIBRIS konusunda ilgili BM kararlarının kabulü ve uygulanması temelinde ve (KIBRIS'ın) AVRUPA Birliği'ne katılması konusundaki görüşmelerin kesintisiz bir biçimde sürdürülmesinden bağımsız olarak, siyasi bir çözüm bulunmasına bir kez daha aktif bir biçimde katkıda -bulun masını istar,"
Avrupa Parlamentosu Genişleme Grubu'nun 10.02.2000 Tarihinde Hazırladığı "TÜRKİYE ve Avrupa Birliği ile İlişkiler" Raporundan Aynen:
"TÜRKİYE, KIBRIS Cumhuriyeti topraklarının %37'sini, yasa dışı bir biçimde işgal etmektedir. Genişleme süreci 31 MART 1998 tarihinde başlatılmıştır ve 10 KASIM tarihinde de aralarında KIBRIS'ın da bulunduğu ilk ülke grubu ile katılma görüşmeleri başlamıştır. Üyelik, adanın tümünü kapsamalı ve adayı bölen anlaşmazlığa barışçıl bir çözümün bulunmasıs ürecini hızlandırılmalıdır."
25.10.2001 Tarihli Kararı:
AVRUPA Parlamentosu, KIBRIS sorununa kapsamlı ve tatmin edici bir çözüm aramada süren tıkanıklık, sürmekte olan çabalan zayıflatarak genişleme sürecini ciddi bir biçimde aksatacak niteliktedir...
Tercümesi: Türk Ordusu Kıbrısı işgal etmektedir. Hemen Kıbrıstan çekilmeli ve Kıbrısı tamamen Yunanlılara bırakmalıdır. Zamanla nasıl olsa biz Avrupa Birliği olarak orada kalan Türkleri ya assimile ederiz ya da kovarız. Türkiye Kıbrısla ilgili tüm haklarından vazgeçmelidir aynı SEVR’deki gibi.
KIBRISLA İLGİLİ KARARIN SEVR KARŞILIĞI:
Madde 116 : TÜRKİYE, bu adanın Padişah'a ödenen vergiye olan hakkını da içermek üzere, KIBRIS üzerinde ya da KIBRIS'a ilişkin bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçer.
5.KONU
ERMENİ iddialarına ilişkin olarak;
15.11.2000 tarihli AB Parlamentosu Kararı:
(1) AVRUPA Parlamentosu, 1980'li yıllardan beri 1915-1917 olaylarını Birleşmiş Milletlerin 09 ARALIK 1948 tarihli kararındaki "Soykırım" olarak ilan etti ve TÜRK Hükümetinin bunu kabul etmesini istedi; TÜRKİYE'nin bu olguyu reddetmesinin AVRUPA Birliği üyeliğinin kesin engeli olduğunu açıkladı.
(Burada sözde Ermeni Soykırımının kabul edilmesinin Avrupa Birliğine girmek için kesin şart olduğundan bahsediliyor!)
Tercümesi: Türkler Ermenileri 1915’de katletmişlerdir, biz Avrupa Birliği Parlamentosu olarak buna inanıyoruz, zaten kanunlarımıza geçirdik. Zaten aksini iddia edenleri de hapis cezasına çarptırıyoruz. Kızılderileri katleden ya da 200 yıl zencileri köle olarak kullanan ABD’yi, Cezayirlileri katleden Fransayı, Türkleri-Çingeneleri-Yahudileri ve tüm Avrupa’yı katleden Almanları, tüm dünyayı sömürge haline getirip Hindistandan-Uzak Doğu’ya kadar her yerde halkı katleden İngilizleri, vb. katliamcıları görmüyoruz, çünkü bizim kanunlarımız tek taraflı çalışır. Bu Ermeni soykırımının bedeli Türkiye’den toprak ve tazminat talebidir. Eğer soykırımı tanımazsanız hiç bir şekilde Avrupa Birliğine girmek için bile müzarekerelere başlamayız. Bunun arkasından Kürt, Helen, Rum Pontus, Süryani soykırımlarının geleceğini de her halde anlamışsınızdır, ama biz yumuşak yumuşak sizi alıştırıyoruz, canınız çok yanmasın diye! Aynı SEVR’de olduğu gibi!
ERMENİLERLE İLGİLİ KARARIN SEVR KARŞILIĞI
Madde 142 : ....Osmanlı Hükümeti savaş süresince TÜRKİYE'de yapılan topluca öldürmeler sırasında, kişilere verilen zararları en geniş ölçüde karşılamak için, 1 KASIM 1914'den beri herhangi bir soydan ya da dinden olursa olsun, ortadan yok olmuş, zorla götürülmüş, gözaltı (enterne) edilmiş ya da tutuklanmış kişilerin aranması ve kurtarılması için kendisinin ve Osmanlı Makamlarının tüm desteğini sağlamayı yükümlenir.
Madde 144 : ...Osmanlı Hükümeti, 1 OCAK 1914 'den beri topluca öldürülme korkusuyla ya da başka herhangi bir zorlama yüzünden, yurtlarından kovulmuş, Türk soyundan olmayan Osmanlı uyruklarınn (öncelikle Ermenilerin) yurtlarına dönüşlerini ve yeniden işlerine başlayabilmelerini, olabildiği ölçüde kolaylaştırmayı resmen yükümlenir.
6.KONU :
Mali hususlara ilişkin olarak;
Avrupa Komisyonu 08.11.2000 Tarihli Raporunda:
(1) AVRUPA Birliği, devlet yetkilerinin merkezi idareden mahalli idarelere devrini savunmakta ve bu amaçla mahalli idareler reformu yasa tasarısının kabulünü istemektedir; "Merkezi idarenin mahalli yönetim üzerindeki denetimi güçlü olmaya devam etmektedir. Daha öte bir ademimerkeziyetçiliği amaçlayan ve halen bakanlıklar arasında görüşülmekte olan mahalli yönetime ilişkin yasa taslağının kabul edilmesi beklenmektedir."
(2) AVRUPA Komisyonu, TÜRKİYE sendikacılık hareketinin, "Mezarda Emeklilik" olarak nitelendirdiği ve "Sosyal Güvenlik Reformu" adı altında sürdürülen uygulamaları da desteklemekte ve bunlara acilen ihtiyaç olduğunu belirtmektedir.
AB Parlamentosunun 25.10.2001 Tarihli Kararı:
"AVRUPA Parlamentosu, Ülkeyi finansal krizden çıkarmak için gerekli olan ekonomik reformların uygulanmasında TÜRK Hükümeti 'tarafından yapılan girişimleri memnuniyetle karşılar; ekonomiye istikrar kazandırmak için gerçekleştirilen bu çabanın ürünlerini vermeye başladığına inanır."
13.11.2001 Tarihli Kararı:
Ayrıca, aynı. gün "IMF ve Dünya Bankası tarafından finansal destek sağlanmış ve yeni ekonomik planın uygulanma boyutuyla ilgili önemli sayıda yasa 2001 yılının ikinci çeyreğinde hızlı bir biçimde kabul edilmiştir. Bu reformların amacı krizin aşılması ve AB üyeliği için ekonomik kriterlerin yerine getirilmesine yardımcı olmaktır." şeklinde açıklamada bulunmuştur.
Tercümesi: Tüm ekonominizi IMF ve Dünya Bankası aracığıyla esir aldık. Tarımınızı ve hayvancılığınızı çökerttik. Tüm ekonominiz bizim elimizde. Tüm stratejik kurumlarınızı satın aldık. Ekonominizi yok ettik. IMF’ye 300 milyar dolar borcunuz var ve artık bir kölesiniz. Sizi daha iyi köleleştirmek yolunda AB’ye gireceğinizi söyleyerek siz bir havuç gösterip kandırıyoruz. Aslında sizi parçaladıktan ve Konstantinopolis’i kopardıktan sonra size çok SEVR’den çok daha ağır yaptırımlar uygulayıp Türkleri Anadolu’dan atacağız. Güney Doğu’da bir Kürdistan, Güneyde bize bağlı kantonlar, Doğu’da bir Ermenistan, Karadeniz’de bir Rum Pontus kuracağız.
Not: Corc Soros’a bağlı bir üniversitesinin ileri gelenlerinden bir uzman şöyle demiştir:
‘ .... Siz ne sanıyorsunuz, 2025’te, İstanbul’da, bir tek Türk kalmayacak, var olanlar da yok sayılacak, gerisi kaçacak, bunun kararı çoktan verildi!’
Doç. Dr. Ümit Sayın
Yayının oluşturulma tarihi: 24 Temmuz 2013
Bugün: 4 Eylül 2013, Kuvayı Milliyeci
Hemen herkes, ATATÜRK: "YURTTA SULH, CİHANDA SULH!" dedi diye, "tepkisizlik" havariliğine soyunur. Orduyu dağıtmaya, bölücülere toprak dağıtmaya kalkarlar. Niye? Aman efendim, yurtta barış bozulmasınmış.
Bu söz, hiç de o anlama gelmez! Bu söz:
" BENİM YURDUMDA BARIŞ YOKSA, DÜNYAYI DUMAN EDERİM. AMA EĞER DÜNYADA BARIŞ YOKSA, O ZAMAN BENİM YURDUMDA DA BARIŞ DÜŞ OLUR, BEN DE BÜTÜN OLANAKLARIMLA YURDUMU SAVUNMAYA HAZIRLANIRIM!" demektir.
ATATÜRK, çeşitli kötü niyetler ile TÜRKİYE'nin huzurunu kaçırmaya kalkacaklara, böyle bir davranışın DÜNYA BARIŞI'nı bile tehlikeye sokabileceğini anımsatarak, ezeli düşmanlarımızı bir kere daha uyarmıştır.
Ama kendisi de farkındadır ki, ülke içinde ne yaparsak yapalım, dünyanın herhangi bir köşesinde bir huzursuzluk var ise, bu bize de yansıyacaktır. Şu halde, esas amaç: Hem YURDU, hem de DÜNYAYI BARIŞ İÇİNDE tutmak olmalıdır. Bunun nasıl olacağını da, hemen ardından gelen sözleri ile anlatır.
ATATÜRK, hiç bir batılının olamayacağı kadar insancıldır.
Yıkılmış bir hükümdarlığın, perişan haldeki ülke ve insanını devraldığı halde, sadece kendini düşünmez. Ezilen milletlere, artık yutturulamayan, şimdiki sömürge düzenininyerine, "YENİ DÜNYA DÜZENİ" diye daha beterini koymayı amaçlayanlara, hiç mi hiç benzemez.
O gerçekten bütün zorba devletlerin ortadan kalkmasını, ezilen halkların bağımsızlığa ve huzura kavuşmasını ister.
ATATÜRK'ün bu isteği, yersiz ve nedensiz bir duygusallık değildir. O, son derece doğru bir saptama ile, bütün dünyayı bir ocak gibi görür. Nasıl ki, bir ocakta, bireylerinden birinin haksızlığa uğraması, başka bir ocak bireyi tarafından ezilmesi, bütün ocağı huzursuz eder ise; bir TEK milletin dahi eziliyor olması, başka bir milletin sömürüsünde olması DÜNYA BARIŞI için TEHDİT oluşturur.
Kaldı ki, göçler ve karışmalar dolayısıyla DÜNYA MİLLETLERİ gerçekten birbirleri ile AKRABA olmuşlardır. Bir insanın, başkasına işkence etmesi kötüdür, ama aynı insanın kendi akrabalarına işkencesi çok daha büyük bir kötülüktür.
İkinci saptaması ise daha dikkat çekicidir. Bir ocak içinde, akrabaların birbirine düşmanlığı olabilir. Kardeş, kardeşin gırtlağına sarılabilir. Onun için, ATATÜRK bu kez, Mesnevi'den yararlanarak, dünyayı bir bedene benzetir ve parmağın ucundaki yaradan ötürü bütün organların etkileneceğini söyler. Bedenin kendi içinde, organlarının birbirine düşmanlığı söz konusu olamayacağı için, tüm bedenin kendi sağlığını korumak amacıyla, dikkatini bu sorun üzerine toplayacağını belirtir. DÜNYA bir bedendir. Hangi ülkede olursa olsun, eğer bir sorun varsa, bütün dünya devletlerinin, o sorunu, kendi çıkarına değil, DÜNYA YARARINA ÇÖZMESİ gerekir.
İşte, ATATÜRK, burada çok az kimsenin farkında olduğu bir gerçeği dile getirerek, özellikle batıyı uyarmaktadır. Sözüm ona, "sağ yanağına tokat atana, sol yanağını çevirecek" kadar "barışcıl" olması gereken bu kesime, kendi akrabalarına ne eziyetler ettiğini anımsatmakta ve batıyı, bu yüzden BARIŞ DÜŞMANI olarak görmektedir. ATATÜRK'ün örneğinden gidersek, BATI, kendi kendini sokan bir akrep gibidir ve zehri, bütün dünya ülkelerine yayılmaktadır.
Çünkü BATI, varlığının büyük bir kısmını, dünyanın şu veya bu köşesinde çıkarttığı savaşlarla ve sattığı silahlara borçludur. Dünyanın barış içinde olması, batının işine gelmez!
Bu tavrı, en iyi, Amerikalılar'ın, 1800'lerden beri oynadıkları bir "Kızılderili oyunu" yansıtır. Pek çok "kovboy" filminde görmüşsünüzdür. Beyaz adam gider, Kızılderililer'e altın karşılığında tüfek satar. Sonra, üç beş beyaz, Kızılderili kılığına girip, beyazların çiftliklerine saldırır. İki üç ok atarlar, bir kaç baş derisi yüzerler. Amerikan ordusu da, beyazları kurtarmak için Kızılderililer'e savaş açar. Böylece; Kolt, Henri, Vinçester gibi silah fabrikaları, durgun üretimlerini arttırırlar. O tarihlerde, Amerika, daha başka ülkelerde savaş çıkartmaya pek alışmamıştı, o yüzden oyun bu kadar kolaydı.
Dünya üzerindeki bozgunculuk olayları, komşu ülkelerin birbirine saldırması, hiç bir tehlike altında olmayan ülkelerin milyarlarca silah alması; hep, batının bu tüketimi yüksek ve pahalı SİLAH TİCARETİ POLİTİKASI sonucudur.
Sovyetler'in dağılmasından sonra beliren barış umudunun, sağda solda çıkan pek çok küçük savaşla bozulması; Ermenistan'ın, Sırplar'ın, Yunan'ın ve Kürt bozguncuların saldırganlaşması; Somali, Ruanda ve Liberya olayları, hep, BATI çıkarı gereğidir.
Hele Amerika'nın, kendi gibi sömürgeci devletleri ve onların uşağı durumunda olan geri kalmış ülkeleri arkasına takıp, 1991'de, Irağ'a saldırması, sonra birer bahane ile LİBYA, SUDAN, AFGANİSTAN gibi ülkeleri, füze ve bomba yağmuruna tutması, hep bu yamyamlığın, vampirliğin sonucudur.
Öte yandan, her aşırı zenginliğin altında, mutlaka bir HAKSIZLIK ya da bir SÖMÜRÜ yatar.
BATI ise, sadaka gibi göstermelik yardımlar yapar. BATI yardımı, o ülkelerde kedi köpek mamalarına harcanan tutardan çok daha azdır! Halbuki, islamda, kendi beğenmediğini vermek sadaka bile sayılmaz. (Bakara Suresi, 267. ayet) Onun için de, son 50 yılda, yoksul ülkelerin durumunun daha da kötüye gitmesi bir yana; 500 yıldır batının sömürdüğü; Afrika, Avustralya, Güney Amerika, Güney Asya ve Pasifik Adaları'na, şimdi bir de, Asya'nın tümü ve Doğu Avrupa eklenmek üzeredir.
ATATÜRK, çok savaşmış bir insan olarak, DÜNYA BARIŞI'na çok önem verir. Ancak, bunun lafla olmayacağının da farkındadır. Ayrıca, büyük devletlerin kötü niyetli tutumları da gözünden kaçmaz. Onun için, BARIŞIN İLK koşulu olarak, SAMİMİ NİYET'i gösterir.
İkinci koşul: DÜNYADA, AÇLIK ve BASKI olmamasıdır. Bunun için de, önce GÜÇLÜLER; AÇGÖZLÜLÜK'ten, KISKANÇLIK'tan, KİN'den uzaklaşmalılar ve tutumlu olmalıdırlar. Kendi insanlarını, yeni kuşaklarını, eski SÖMÜRGECİ düşüncelerden arındıracak tarzda eğitmelidirler.
ATATÜRK, güçlü BATILI ÜLKELER'in bu konuda olumlu bir yola gireceğinden hiç ümitli değildir. BASKI ve SÖMÜRÜNÜN ortadan kalkmasının tek yolu, sömürgecilerin ortadan kaldırılmasıdır.
Oysa, bugün, 7 milyarlık DÜNYA nüfusunun 1 milyarı, tam anlamıyla AÇLIK sınırındadır. Yani, bir gün yiyecek bulabilirse, ertesi gün açtır. 2 milyar kişi ise, temiz sudan yoksundur. Yani, düzenli yıkanmak, temizlenmek şöyle dursun, içeceği suya bile ulaşmakta zorluk çeker. İçtiği su da; çamurlu ve mikropludur. 250 milyon çocuk, ailesinin geçimi sağlamak için sağlıksız koşullarda, güvencesiz çalışmaktadır. 300 milyon kadın ve çocuk da, tam anlamıyla, KÖLE olarak, FUHUŞ'a zorlanmaktadır. Dünyada okuma yazma bilenlerin oranı sürekli düşmekte, niteliksiz kişilerin sayısı artmaktadır. 1998 verilerine göre; 1 milyar insan okuma yazma bilmez.
Bu veriler şişirme değildir. Hepsi, Birleşmiş Milletler raporlarından alınmıştır. Hal böyle iken, BATI ÜLKELERİ, FAO'nun, 1996 yılında, İtalya'da düzenlediği Dünya AÇLIK toplantısına, laf olsun diye alt düzeyde katılmış, zırnık koklatmamışlardır. Onlar için varsa yoksa, sözde; "insan hakları, düşünce özgürlüğü, evrensel değerler."
Hiç biri, halkı açlıktan ölürken, 10 milyar dolar parayı İsviçre bankalarına kaçırmış olan Zaire Devlet Başkanı'na tek kelime söylemez! Bu parayı alıp, açlar için harcamayı düşünmez!
İşte onun için, ATATÜRK diyor ve biz de katılıyoruz ki: ''AÇLIK sorunun çözümü, AÇGÖZLÜLER'in BASKI ve SÖMÜRÜSÜNÜN ortadan kalkması ile mümkündür.''
Yoksa TÜRKİYE'de okul çocuklarına "barış" şarkıları söyletmek, televizyonda her sunucunun ağzını, "barış" ile açıp "sevgi" ile kapatması yetmez. Barışı biz bozmuyoruz ki, biz sağlayalım. Afrikalı'yı açlıktan bir deri bir kemik bırakan, Filipinli 9 yaşındaki kızları fuhuş yapmak zorunda bırakan, BATI tarzı dünya düzeni değişmeden, BARIŞ mümkün değildir.
Ama görüyoruz ki, BATILILAR, bu SAMİMİ NİYET'i ortaya koymak yerine, insanları, hatta kendi milletlerini de aldatıcı kuramlar ve fikirler ortaya atarlar. Sözüm ona, 120 milyon km kare dünya toprağı üzerindeki 7 milyar insanı, aynı evrensel kavramlar üzerinde birleştirmek mümkünmüş gibi, zaman ve kaynakları boşa harcarlar, boş umutlar dağıtırlar. Eski Sovyetler'in tek dünya devleti ve Amerikalılar'ın yeni dünya düzeni, "küreselleşme", "ortak değerler", bu palavraların en çok bilinenleridir. AVRUPA BİRLİĞİ ise, bizim politikacı ve sözde aydınlarımızın başını döndüren bir düştür.
ATATÜRK çok açıkça belirtmiştir. Farklı; İNANÇ, KÜLTÜR ve TARİHten gelen toplulukların bir SİYASİ BİRLİK kurmaları olanaksız denecek kadar zordur. Bu açıdan AVRUPA BİRLİĞİ; ÖLÜ DOĞMUŞ bir ÇOCUKtur. Eskinin bu amansız düşmanlarını birleştiren TEK neden çıkarlarıdır. Ancak onun dahi bölüşümünde hır çıkmakta; İngiltere, İspanya gibi ülkeler imza koydukları konuları uygulamaktan kaçınmaktadırlar. Bu yüzden, kendini "daha fazla AVRUPALI" sayan 5 ülke kendi aralarında bir "ÇEKİRDEK AVRUPA" oluşturmuşlar ve topluluğun geri kalan 10 üyesini dışarıda bırakmışlardır. (Almanya, Fransa, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda)
Eğer kazara, biz de AB'ye girersek, bu gurubun dışında kalacağız, kaba bir deyişle "dış kapının mandalı" olacağız.
ATATÜRK, milliyetçiliğine rağmen, bütün dünya devletlerini; tek bayrak, tek devlet altında toplamanın olanaksız olduğunun farkındadır.
Hele böyle bir amaç için, "insanları daha mutlu edeceğim" diyerek katılanları veya dışarıda kalmak isteyenleri zorlamak, haksızlıktır.
BATI bunu KIBRIS'ta yapıyor. Rumlar'la yaşamak istemeyen TÜRKLER'i buna zorluyor. Bizimle olmaktan şikayeti olmayan, farklı soydan gelen yurttaşlarımızı da koparıp, sözüm ona başka ülkelerdeki aynı soylar ile birleştirmeye çalışıyor. MÜSLÜMANLAR'a işkence eden Sırplar'a göz yumuyor.
Örneğin; Birleşmiş Milletler, sözüm ona "tarafsızlık" kisvesi altında, hem Sırbistan'a, hem de Bosna Herseğ'e "silah kullanma yasağı" koydu. Küçücük çocukların, tecavüze uğrayan kadınların, çarmıha gerilen erkeklerin feryadı yeri göğü tutmuşken; Amerikan, İngiliz gemileri de gelip, bu ülkenin daracık deniz bağlantısının karşısına dikildiler ki, Bosna Hersek kolay teslim olsun.
Bu da yetmiyor, "Sana güvenli bölge kurduk." diyerek müslümanların elindeki silahları topladı, depoladı, sonra Sırplar gelince onlara verdi. Sırplar da, ellerini kollarını sallayarak Serebreniza gibi şehirleri ele geçirip, Sırplar'ı sürdü, katletti. (1995 yılı)
Sırplar, BATILI "barış gücü" askerlerini kaçırıyorlar da; IRAĞ'ın tepesine milyonlarca kilo bomba yağdıran AMERİKA, ayaklarına gidip, "NATO hava denetimini durdurma" sözü vererek, onları kurtarıyor. Bosnalılar, kendi ordularını kurup, Sırp saldırganlara karşı koydu mu, BATI feryat ediyor, "Aman ateşkesi bozmayın." diye. Hele biraz başarı kazanıp da, Sırplar'ı püskürtürlerse, TEHDİT'e bile başvuruyorlar durdurmak için.
BATILI'dan başka, hangi yürek sahibi, SALDIRGAN ZALİM'le saldırıya uğrayan MAZLUM'u aynı kefeye koyar? Bu ne biçim barıştır ki, ancak MÜSLÜMANLAR ölünce sağlanır? Bu ne biçim barış gücüdür ki, girdiği yerde MÜSLÜMAN varsa SAVAŞ artar? Hiç bizim ZAYIFIN ve MAZLUMUN YANINDA OLMAK anlayışımıza sığar mı, onlarla birlikte hareket etmek?
Bu örnekler çok açık göstermektedir ki; BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, AGİT, NATO, AVRUPA BİRLİĞİ, IMF, WTO gibi uluslararası kuruluşlar, tamamen BATILI zengin ülkelerin denetiminde olan ve sadece onların çıkarına çalışan örgütlerdir. Bu örgütlere girmek, yoksul ülkeler için bir yarar sağlamaması bir yana, BATILILARın onlar üzerindeki egemenliğini arttırmaktadır.
İşte bunun için, ATATÜRK, düşlere kapılanları uyarıyor: ''GERÇEK BARIŞ, SONSUZ BARIŞ YOKTUR! EĞER BARIŞ İSTİYORSAN, SAVAŞA HAZIR OL!''
Böyle bir düşe kapılanların yaptıkları en büyük hatalardan birincisi, TÜRK MİLLETİ'ne, BARIŞ "telkin" etmeleridir. Sanki dünyaya kafa tutan, dünyayı kana bulayan, insanları ısdırap içinde kıvrandıran bizmişiz gibi.
TÜRK MİLLETİ; 300 yıldır kimseye saldırmamış! Kimsenin ülkesini zaptetmemiş! Kimseyi sömürmemiş! Tersine; hep saldırıya, işgale, sürgüne uğramış!
Dünyada, bizden başka, 300 yıldır başkasına saldırmamış ülke yok!
Ne ABD, ne Rusya, ne Japonya, ne de; Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Hollanda; ne Arap, ne de Afrika ülkeleri!
Bizden kopan ülkelerin istisnasız hepsinin bizden zengin olması ise, geçmişte SÖMÜRGECİ olmadığımızın kanıtıdır. Biz sokakta karşılaştığımız insana bile: "SELAMÜN ALEYKÜM" (barış senin üzerine olsun) deriz. Uzaktaki dostumuza "selam"(barış) göndeririz. Barış bizim ruhumuza işlemiş. Kendi halinde yaşamaktan başka şey düşünmeyen bir topluluk olmuşuz.
Şimdi bize saldıranlara "dur" deneceğine; kalkıp bu millete barıştan söz etmek, "yine size saldırdıklarında karşı durmayın" anlamına gelmez mi? Bu ne gaflettir!
ATATÜRK'ün çok açık bu sözünü bir kenara koyup, "yurtta sulh, cihanda sulh" ifadesini "bizim yurtta barış olursa, dünyada da olacakmış'' gibi yutturmak da neyin nesi?
Barış yanlısı olmanın bir TEK anlamı vardır. O da: DEVLET'ine, MİLLET'ine, yurduna, TARİHTEN GELEN HAKLAR'ına saldırı olmadıkça; yani durup dururken, başkalarına saldırmamaktır. Bunu, biz zaten uyguluyoruz.
Ancak ATATÜRK, çok GERÇEKÇİ olarak "ZAYIF MİLLET ve DEVLETLER'in, esas savaş yanlısı güçlü devletler, ve bilhassa BATILILAR'dan saygı görmesinin mümkün olmadığını, hatta ezmeye devam edeceklerini" söyleyerek, GÜÇLÜ ORDU'yu bir ÜLKÜ olarak açıklıyor. Ve TÜRK MİLLETİ'ne düşmanca davrananları sonsuz DÜŞMAN ilan ediyor.
Böylelerine ilk fırsatta öldürücü darbenin vurulması da, YURTTA SULH fikrinin bir gereğidir. Çünkü savaşta ilk darbeyi indiren daima üstün olur. Eğer bizi yok etmek isteyen varsa, onun yok olması vazgeçilmez hedefimiz olmalıdır. Ne yazık ki, biz, son 50 yıldır tepki veren değil, tepki alan bir millet olduk. Önce yüzümüze tükürüyorlar. Aldırmıyoruz. Tokat atıyorlar. Yine uyanmıyoruz. Ne zaman tepemize balyozu indirecekler? O zaman gözümüzü açıp savunmaya geçiyoruz. Halbuki tükürmeye kalkanın suratına yumruğu patlatsak, bir daha kimse yan bakmaya kalkışamaz!
AVRUPA BİRLİĞİ de bu anlayışla değerlendirilmelidir! Her toplantıda TÜRKİYE aleyhine bir karar çıkartan, YUNAN'a, EGE'yi bağışlayan, bozgunculara toprak vermemizi isteyen, KIBRIS'ı elimizden çekip almak için türlü dümen tasarlayan bu BATI ülkeleri; bize devamlı DÜŞMAN olduklarını gösteriyorlar.
Sahte Atatürkçüler, bütün bu gerçekleri gözardı ederek, hala gidip kapılarında salya sümük: "Bizi de aranıza alın, biz, size dostuz, ne derseniz yaparız." diye yalvarıyorlar. ATATÜRK'ün dediğinin tam tersini yapıyor, sonra "Atatürkçülük" taslıyorlar.
Bozguncuları bağışlamayı, onlara toprak vermeyi, Yunan'a Kıbrıs'ı bağışlamayı "barışcılık" sanıyorlar. Düşmanın isteklerinin bizi yok edene kadar kesilmeyeceğini ya bilmiyorlar ya da düşmanla işbirliği içindeler.
Görüyor musunuz, bizler, ATATÜRK'ten ne kadar uzaklaşmışız?
ATATÜRK, BATInın varlığını SAVAŞa borçlu olduğu için, BARIŞ için samimiyetle çalışmayacağına inanır ve TÜRK MİLLETİ'nin, DÜNYANIN yazgısında söz sahibi olmasını ister.
Çünkü TÜRK MİLLETİ, kendisi kadar başkalarının huzurunu da düşünen TEK millettir. Ama yabancıların DÜNYA SİYASET ARENASI'nda, TÜRKİYE'ye yer vermekten kaçınacağını bildiği için de, anımsatır:
''TÜRKİYE'NİN, DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİSİ GİDERİLEMEZ!''
Bu bir DIŞ SİYASET ilkesidir. Bunu, diğer milletlerin, özellikle BATILILARın kafasına, gerekirse vura vura sokmalıyız. Onların kötü niyetli oyunları karşısına, İNSANCIL önlemler ile çıkmalı ve bunları kabul ettirinceye kadar uğraşmalıyız.
ATATÜRK burada bizim politikacıları da uyarır: "Yabancılar, seni, hep arka p,lana atmak isteyecektir, sen ise sürekli ETKİLİ olduğunu vurgulamalısın. Sensiz hiç bir karar alamasınlar!"
Ama, nerede bunu gerçekleştirecek dış görevlilerimiz, nerede öyle politikacılar? Şu IRAK'taki TÜRKMENLER'in hakkını bile dile getirmedik. Orada, Kürtçüler'in devlet kurmasına göz yumduk. Sırf BATILILAR bize darılmasın diye.
Bu sözü de ikinci kere yazdık. Ama bu kez ki amacımız başka. Savaşı çok iyi bilen ve onu bir CİNAYET gören ATATÜRK, İSTİSNA koşulunu da koymuş:
'' MİLLETİMİN YAŞAMI TEHLİKEDE İSE, SAVAŞTAN KAÇINMAM!''
Bu ne demektir? Bu: İnsanlarımızın yaşamı söz konusu ise, savaşı göze alacağımı bütün düşmanlarım bilmeli, demektir.
Dünyada bu politikayı uygulayan İKİ ülke vardır: ABD ve İSRAİL.
Her ölen AMERİKALI veya YAHUDİ'ye karşılık olarak, 10 kişiyi öldürmekten geri durmazlar. Bunu bildiği için de, diğer milletler, her zaman onları hedef alırken çekinirler.
Ama bu ilkeyi, ATATÜRK, onlar uygulamaya başlamadan, hatta İSRAİL devleti daha doğmadan çok önce söylemişti. Niye kimse uygulamamış?
ATATÜRK, BARIŞ YANLISIdır, ama, dünya yaşamının SÜREKLİ SAVAŞ demek olduğunu bildiği için, koşulunu da koyar:
''BİZ, ANCAK TÜRKİYE'NİN GÜVENLİĞİNİ AMAÇ EDİNENLERLE BARIŞ HALİNDE OLABİLİRİZ. DÜŞMANLARIMIZA VE İYİ NİYETİNDEN EMİN OLMADIKLARIMIZA KARŞI DAİMİ BİR SEFERBERLİK HALİNDEYİZ.''
Yani, ATATÜRK; BOYUN EĞME ve GÖZ YUMMA taraftarı değildir! Ne olursa olsun, BARIŞ demez!
BARIŞ, adı üstünde, TÜRK MİLLETİ'ne huzur ve güven getirmelidir. TÜRK, bu amaçla uzatılmış bir eli de hiç bir zaman geri çevirmez. Bu eli uzatan dostlarının aleyhine de hiç bir zaman çalışmaz. Ancak gerektiğinde savaşmaktan da kaçınmaz. Hangisi, ÜLKE için hayırlısı ise, onu seçer. TÜRKİYE'nin DIŞ SİYASETini bu oluşturur. Kuru kuruya, YURTTA SULH, CİHANDA SULH değil.
Uzun lafın kısası, TÜRKİYE; DOSTLUĞUNA GÜVENİLİR, DÜŞMANLIĞINDAN KORKULUR BİR ÜLKE özelliğini asla yitirmemelidir.
İşte, YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ bu demektir!






